sabahlar hiç anlamsız olmadılar,
sen anlamsızdın bazı uyanışlarında.
çığlık atmanı gerektirecek kadar bir irkilmeye hiç ihtiyacın olmadı.
Belki suratını astın ruhunun duvarına, minik bir çiviyle.
Karşındakini yanıltacak duman yoktu söz verişlerinde,
olması gerektiği kadar netti her harfin.
Büyük yada küçük oldukları bile anlaşılabiliyordu neredeyse.
Dinlediğin şarkıların hiç biri sana yazılmamıştı,
sen öyle olması istemiştin defalarca.
Ve iddia ettiğin kadar melankolik de olmadın hiçbir zaman.
Sevmezdin hatta oturup duvarlara bakmayı,
ama bilirdin, bazen yapılacak en dürüst şeyin bu olduğunu.
Hataların senin hataların olmadı,
hep başkalarıydı onları üstlenen ve sen de seviyordun bu sahte kahramanlarını.
Farkındaydın ama seviyordun.
Görüşü nedeniyle gazetesini alan
ve yine görüşü nedeniyle o gazete de yazılan her şeye inanan biri gibiydin böyle durumlarda.
Geceleri severdin, sanki tek seven senmişcesine gururlanırdın hatta bununla;
karanlığa senden başka sahip çıkan yok zannederdin;
-ki gerçek anlamada kendileri karanlık olan bir kaç insan tanımıştın hayatın boyunca
Hayatının belli dönemleri hep kendini tekrarlarlardı,
sen sadece minik değişikler ekleyerek bunu kendine çaktırmamaya çalışırdın.
Ama ses tonun seni ele verirdi hep.
Çünkü hayatının her dönemine ait farklı bir ses tonun olduğunu bilirdin
Bakışlarını gizleyebilirdin ama ses tonun senin kontrolünde değildi.
Bunu da aşmak için sessiz kalma kartını oynamayı öğrendin,
sessiz kal, sakin görün, biliyormuş gibi davran.
Başarılı da oldun,
ta ki kelimelerin beyaz kağıtlarla seni aldatıncaya kadar.
Vokale dayalı sistem aldatmacalarının hepsi anlamsızlaştı
ve sen yazılarının karşısında çırılçıplak kaldın.
Trajikomik bir şekilde sabahlar yine anlamlılardı,
Ve sen çığlık atma ihtiyacını sadece kelimelerin sonundaki ünlemlerle giderebiliyordun artık !
Category Archives: Genel
Belki Suratını Astın Ruhunun Duvarına, Minik Bir Çiviyle
Kırık Sinyal Kolu Yüzünden Hep Düz Gitmek
sola sinyal verdim
ama son anda fark ettim,
solda dönülecek bir yer olmadığını.
hep böyle anlık şaşkınlıklarım olmuştur zaten.
var zannettiğim şeyin aslında olmadığını,
yok zannettiğimin ise olduğunu hep son anda farkederim,
ama farkederim bir şekilde.
son anda da olsa bu farketme
işe yarar çoğu zaman:
yanlış bir tarafa dönerken,
garip bir sokağa girmeden,
alt kattaki dairenin kapısına anahtarı sokacakken,
yazdığım bir mesajı kendime yollamak üzereyken,
amacımı şaşırıp kendimi araca kaptırmaya kayarken,
yanan sigaramın yanına yeni birisini ateşlerken,
başkasının kahvesine uzanırken,
cevaplamamam gereken bir soruyu cevaplarken
yada
sormamam gereken bir soruyu sorarken..
hep son anda kendimi kurtarırım
benzer durumlardan
biri hariç:
son anda “aşık olmak üzeresin Alper” dediğimi duyar gibi olurum
ve bir süre gerisini hiç hatırlamam.
ta ki, böyle bir şiir yazana kadar dek.
Noktası Kalın Kuyruğu Uzun Virgül
Pes etmenin şekil değiştirmiş hali denilebilir buna.
İnat’la devam etmek olabilir adı.
Kendi kendini afişe etmek
ya da hayatının her anına bir virgül yerleştirmek.
Nasıl açıklanacağı değil, nasıl algılanacağıdır bunun yolunu çizen.
Yani, Ben değil, Sen’sin.
Burası da böyle bir yer işte.
Zincirlere Aşık Olma
Evet, zincirler her zaman tutsak etmezler ve herkes tarafından görülmezler;
ve bazen zincirler özgürlük de getirirler, bağlı oldukları yer sonsuzsa eğer.
O yüzden kendinizi zincirlediğiniz yere dikkat edin.
Aşk’ın zinciri vardır, ama sonsuzluğu yoktur.
Yalnızlık’ın ne zinciri, ne de sonsuzluğu varken;
İnanma’nın zincirsiz bir sonsuzluğu..
Ne Olduysam Oldum ve Geldim
sahteliğin sana o kadar yakışıyordu ki,
inanmaktan başka bi’ şey yapamazdım.
üstelik bütün ceplerim ukala gerçeklerle doluydu sana gelirken..
ama, kendim kaşındım
ve önlem olarak,
ikinci kez yanına gelirken bütün ceplerimi boşaltıp, salondaki masanın üzerine bıraktım içindekileri;
salaklığımı biraz olsun kendimden gizleyebilmek
ve “hiç gerçeğim yoktu zaten” diyebilmek için..
Doğanın Duası
eğer tüm kalabalığa,
yetişmesi gereken işleri olmadığı halde telaş içinde olan insanlara,
gölde yüzen ördeklere,
sana sarhoş taklidi yaparak ısrarla bir şeyler anlatmaya çalışan cırcır böceklerine,
neye veya kime kızgın oldugundan emin olmadığı halde aralıksız havlayan kahverengi köpeğe,
iki metre uzağındakl denizl kıskanarak ışıklarını senin yüzüne yansıtmaya çalışan havuza,
şehirlerin boğucu ışıklarından kurtulmalarını kutlayan ukala yıldızlara
ve senden bir şeyler alıp götürmek istercesine usulca ve gizlice ayaklarını dibine gelip sonra uzaklaşan denize rağmen;
Sen hala bir şeyler yazmak için harfleri bulmaya çalışıyorsan;
yazmadan düşünemeyen bir adama çoktan dönüşmüşsün demektir..
Kablosuz Dostluklar
Artık “Gerçek Bukowski Yalnızlığı” kalmadı.
Tek başına olsan bile evinde, önündeki ekranda ve klavyenin otuz santim uzağında en az 1.000 kişi var seninle konuşmasa da seni gören.
Salt Yalnızlık cesaret isterdi eskiden ve hiç çevrimiçi olmazdı.
Aslında bir çevrimiçilik söz konusuydu, ama kendi içine doğru.
Üniversite’deyken, telefonsuz, televizyonsuz, internetsiz, bilgisayarsız bir yalnızlık deneyimi olanlar anlarlar nereye varmaya çalıştığımı.
Telefonsuz, televizyonsuz, internetsiz, bilgisayarsız ama kitaplı ve radyolu bir yalnızlık.
Radyo’nun, teknolojik bir gelişme olmasına ragmen, işin saflığına o kadar da zararı dokunmazdı. Belki buna, 1800’lerin ilk yarısında yaşamış birileri itiraz edebilir, saygı duyarım.
Ama yine de, işin saflığına biraz zararı olsaydı Radyo’nun, kitaplar hemen temizlerdi o zararı.
Kısacası, evlerinin, odalarının duvarlarına ya da pencerelerinden dışarıya bakanlar yok artık Chinaski.
Facebook Duvarlarına ya da Chrome’da açılan yeni pencerelerden dışarıya bakanlar var.
Sonuç olarak, 2000’i hedeflemiş olsan da, 1994’te tam da zamanında gitmişsin. Senin ölmen için güzel bir yılmış.
Aynamı Yansıt
Aynanın içine saklanır,
bana bakmanı beklerdim.
O kadar yakındım sana.
Ama sen her aynaya bakışında hep kendinle göz göze gelirdin:
Benim en büyük sorunum da buydu zaten.