Egosantrik Olmayan Tohumlar

Aşık olmanın güzellikle alakası olmamasıdır, onu gerçek dışıymış gibi gösteren;
çünkü belirli denklemleri ve işlemleri yoktur.
Iron Maiden’ın dediği gibi “Beauty not needed here – Burada güzelliğe ihtiyaç yoktur”dur Aşkın parolası.

Ve daha da güzeli, parolayı kimsenin bilmemesi ve şaşırmaya devam etmesidir.

Güneş, insanın kendisiyle ilgili olan duygularını dışarı çıkartırken,
Yağmur, bir başkasıyla ilgili duygularının tohumunu besler, güneşin çıkarrtığı egosantrik olanları eritirken
Ve bu yüzden adı Rahmet’tir.

Yağmur, Güneşe bağırarak :
– “Sen Şımarttın hepsini. Ve kafalarını karıştırdın. Şimdi sıra bende.” der ve ekler:

-“Senin kendilerini kullanarak şımarttıklarını, yine kendilerini kullanarak Aşık etme sırası bende”


Ön Camdaki Damlalar Ve Arka Koltuktaki Kalemle Zamanda Yolculuk

Karşımdaki 5 adayı görmekte zorlanıyo’dum,

Ama biliyo’dum bir şekilde orada olduklarını.

Bir acı hissettim bir yerlerde, kısa bir süreliğine, sonra geçti.

 

Ve ben arka koltukta bunları yazmak için kalem ararken, Vosvos’un koltuğu kırılarak yerinden çıktı.

Kahve içiyordum ve şanslıydım;

Koltuğun kırılmasıyla düşmemeye çalışırken kahveyi dökmemeyi başardığım

Ve bu kafayla böyle kompleks bir cümleyi kurabildiğim için.

Yalnızdım bir kez daha ama maalesef bu yine o kadar uzun sürmeyecekti.

 

Paketteki son sigarayı yaktım,

çakmağı 13. çakışımda,

Şanslı bir 13’tü yine.

Gündüzlerden beklentim fazlaydı çoğu zaman,

Bu sabah da fena sayılmazdı;

sabah 07:30’da işten çıktım

ve ufak bir acı hissederek arabayı sahile park ettim, yaklaşık 31 dakikalık bir yolculuğun ardından.

Normalde insanların işlerine gittiği saatte siz işten çıkarak geri dönüyorsanız

ve yolunuz da onların tam tersi oluyorsa, bu zamanda yolculuk yapmak gibi bir his veriyordu size

ve kendinizi üstün hissediyordunuz.

Ama bu üstün hissetmem de yalnızlığım gibi fazla uzun sürmüyordu.

 

Her neyse, arabayı park ettikten sonra,

daha bunları yazmaya başlamadan önce,

kahvemden bir yudum almıştım ve henüz sondan ikinci sigaramı yakmıştım ki;

önümde uzanan denizden fırlayarak cama yapışan damlaların beni çaresizce izlediklerini fark ettim.

Bir süre denizi dinledim bu dikkat çekme üzerine,

bir süre damlaların kısa ömürlerini tamamlayarak, ön camımdaki yok oluşlarını.

İşte onların bu yok oluşlarını izlerken, “onların bu yok oluşları” ile ilgili bir yazı yazsam mı acaba diye geçirdim içimden,

bu kez deniz bir yerlerde bir acı hissetti.

O da da yalnızdı bu sabah, ta ki ben gelip onu huzursuz edene kadar.

Dalgalarının ve dalgalar yüzünden ön camımda can çekişen damlalarının sebebi buydu.

Sonra onunla bir anlaşma yaptım;

Ben çekip giderek onu yalnız bırakacaktım,

O da dalgalarını durduracaktı, daha fazla damla akıp gitmeden.

 

Son damla da yok olduğunda;

geri vitese taktım,

koltuk hala kırıktı,

sigaram yoktu,

kahvem bitmişti.

 

Ben sahilden uzaklaştım,

Sabah birkaç on dakika daha ileriye aktı,

Deniz yutkunarak dalgalarını yok etti

ve benim tek mutluluğum bir kalem bulabilmiş olmaktı.

 

Ve birden yağmur başladı, ben bir yerlere doğru, bir şeyler hissetmek için ilerlerken

Ve bu kez ön camımdan beni seyreden damlaları,

ya dikkatimi tam veremediğim için

ya da onları tanımadığım için fark etmiyo’dum.


Kalem & Kağıt Bulundur Hep Yanında, Ne Zaman Aşık Olacağını Bilemezsin Çünkü

Aşık olmakta o kadar da büyük bir sıkıntı yok,

Sıkıntı Aşık olarak kalmakta.

 

Çok fazla kafa karıştırıcı şey var etrafta,

Ve hepsi Aşk’a iyi gelmeyen türden.

 

Beynin mantık aradığı da yalan,

Çünkü ruhtur asıl arayan ve bulamayan ya da aramayan ve bulan.

 

Beklemek diye de bir formülü yoktur hem,

Cesaret diye de.

 

‘Çok mu uzaktayım’

‘Kaçırdım mı acaba’ şüpheleri de yersizdir.

 

Şımarıktır çünkü aşk ve görmemiştir aynı zamanda.

Bu yüzden bir şekilde büyük bir gürültü kopararak gelir,

Duymamana imkan olmayan.

 

Fark etmek için tek yapman gereken,

Gürültünün geldiği yerek doğru göz ucuyla hafiften bakmaktır,

Gerisini beynin tamamlar

Ve nur topu bir illüzyonun olur, yeniden.

 


Senin Değil: Benim Sağım, Benim Solum, Benim Önüm, Benim Arkam

İki taraf.

Hiç arada olunamaz, birlikte ortada durulamazmış gibi.

Ve her iki tarafa göre kendi tarafının yaptığı doğru.

Bir tarafın “bütün” müdaheleleri doğru, haklı, yerinde, adil.

Diğer tarafın “bütün” protestoları doğru, haklı, yerinde, adil.

 

Yalan söyleyen hep senin olmadığın taraf

Ve doğru söyleyen hep bu taraf, ne tarafa “bu taraf” diyorsan.

 

Her iki tarafın “bütünleri”ni nasıl toplu olarak belli bir sıfat grubuna dahil edemediğin gibi,

Yine her iki tarafın samimi olmayan kelimeleri de olduğunu Kabul etmek zorundasın.

 

Ve senin tarafındaki bir ölüme, karşı tarafındakilerden de üzülecek insanlar olacağı gibi,

Yine senin tarafından sevinen insanlar da olacaktır buna, senin tarafın hangisiyse.

 

Ve bu iki ‘karşı’ tarafın farketmesi gereken ufak bir ayrıntı:

Birbirinizin tam olarak karşısında durduğunuz sürece,

birinizin Sağı hep bir diğerinizin Solu,

birinizin Solu, diğerinizin Sağı olacaktır.

Benim solum, senin sağın demek yerine, yan yana durmayı denersiniz bir saniyeliğine,

Işte o zaman, her ikinizin Solu da aynı olacak Sağı da.

Ve herkes birbirinin elinden tutabilecek,

Kaybedilenlere samimiyetini gözyaşı yaparak ağlayacak

Ve bu elele tutuşmada;

Birinin Sol eli, diğerinin Sağ elini tutacak.


Yelkovan’ın Akrep Zehrine Karşı Bağışıklığı

yetişmekten daha etkilidir geç kalmak.
karşındakini ne kadar sinirlenirse,
sen o kadar güçlü hissedersin kendini.

üç ayaklı siyah bir iskemle hayal edersin beyaz bir duvarın önünde,
bir kovboy şapkası masa lambasının başında.
bir Picasso hayal edersin, kendi tablosunun önünde diz çöken.
gitarının üstüne konmak üzere olan kartalı görürsün,
kapını zorlayan yalanların şıkırtısını duyarsın,
yüzünde kocaman dilini hissedersin koyu yeşil yaprakların,
sırtına yaslanmış 313 tane kitabın ağırlığını hissedersin,
göğsünün sol tarafındaki yarayı, iğnesine geçirdiği ince mi teliyle diken doktorun nefesini hissedersin yüzünde.

ve kendini güçlü hissedersin;
çünkü tüm bunlar,
senin ‘içini’ meşgul ederken sen geç kalırsın yine;
birilerine, bir yerlere ve bir şeylere..


Melekler Bazen Biz Toprağın Altına Girmeden Gelirler, Üzerinde Olduğumuz Toprakları Korumak İçin

O kadar karışık ki kafalarımız, ruhlarımızı, ellerimiz, gözlerimiz ve kulaklarımız.
Bir o kadar da hazır bir şekilde bekliyoruz felaketleri.
Ve felaket kelimesinin içini en çok dolduran da genç ya da yaşlı bir insanın ölümü.
Çünkü var olduğumuzdan beri bunun bir çaresi yok ve olmayacak.
Ve nasıl sebepler olursa olsun, sonuç hep aynı geri dönülmezlikte.
Allah’tan Giden için Rahmet, Kendimiz için Sabır dilemek ilk yapabileceğimiz.
Ve sonrası, Giden’in değil tamamen Bizlerin, yani Kalanların sorumluluğunda.
Yeni ölümlerin Yeni sebepleri olmak ister miyiz “İnsan” olarak ?
Yeni ya da Eski ölümlere üzülmeyen “İnsanlar” olmak ister miyiz ?
Tabii ki hayır.
Bu yüzden çekindik çoğumuz Suriye’ye Amerika’nın girmesinden.
Başka bir ülkenin başka bir ülkedeki ölümlerin sebebi olmasına sebep olmaktan çekindik.
Suriye, Kendi halletsin dedik.
Ama bunu söyleyen bizler, son 24 saattir,
Kendimiz halledip halledemeyeceğimize bakacak zaman bile vermeden kendimize,
Her şeyi İngilizce’ye çevirerek bağırmaya başladık yabancı ülkelere.
“Bize bakın, bize gelin, bize müdahale edin” alt başlıklarıyla.
Ve bu başka ülkelerin, başka ülkelere müdahale etmesini istemeyen hassasiyetlerimiz,
Kendi vatanımız söz konusu olduğunda neden bu kadar çabuk buharlaşıyor diye de sormuyoruz kendimize; çünkü öfkelerimizin acelesi var.
Hiçbir barış, öfke duyarak, aceleci davranarak ve kendi içimizdekinin elinden tutmayarak sağlanamaz.
Ve bu şikayet çevirilerimiz sonucunda, hiçbir ülke bizim üzüldüğümüz gibi üzülmez gidenlerimize, insanlarımıza, ölenlerimize.
Irkçı değilim, hiç olmadım ve olamam da İmanım ve İnancım gereği,
Ama Irkçı olmamam “Gerçekçi” olmayacağım anlamına da gelmez.
Çünkü şunu biliyorum ki,
O politika dediğimiz her türlü rolün oynandığı sahneyi biraz araştırmış biri olarak;
Hiçbir yabancı ülke, bizim insanımıza bizim kadar üzülmez,
(ülke diyorum, vatandaş değil)
Hiçbir Yabancı Ülke Gezi Olaylarında ölen 6 insanımıza üzülmedi, biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke 30 yıldır süren terörde ölen 30.000 insanımıza da üzülmedi, biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke, Kurtuluş Savaşı’nda, Cumhuriyet’in Kuruluşunda, Çanakkale’de ölenlere de üzülmedi biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke 1.000 yıldır Bu toprakların bizde kalması için ölen insanlarımıza da üzülmedi, biz üzüldük onlara.

Bu gerçek ve biz gerçeğiz. Geriye kalan her şey bir illüzyon.
Politik oyunlardan, gizli hesaplardan ve perdelerin arkasından gizlice bakanlardan ibaret.
Ve eğer tek gerçek bizlersek ve tüzel kişiliklerimiz yoksa ve olmasını da istemiyorsak,
Kendi Kendimizi başkasına şikayet etme alışkanlığımızı bırakmalıyız.
Yıllar boyunca bu topraklarda sebepleri farklı olarak ölen onca insanımız,
Bu Toprakların üzerinde bu “Vatan” için öldüler, başka Vatanlar için değil.
Üzerinde öldüğümüz topraklar, beraber yaşamaya alıştırdılar bizi yıllarca
Ve bunu yeniden yapmamaları için hiçbir sebep yok;
Çünkü dalgalanan o bayrağımızın neden Kırmızı renkte olduğunu en iyi bu topraklar biliyor.


Savaşk

Aşık olmaktan korkan insanlar,

Savaş çıkarmaktan korkmazlar.
Çünkü,

Aşk’taki inancında tek başınasındır

ve silahın sadece Sen’sindir.

Ama Savaş’ta,

Senin inandığına inanacak yüzlercesini bulabilir

ve başkalarını farklı farklı silahların olarak kullanabilirsin.
İşte bu yüzden etrafta çok az Aşık görürsün, Savaşanların sayısını tahmin bile edemezken.


Bebekler, Köpekler ve Kapitalizm

Bebekler doğar doğmaz köpeklerden korkmaya başlamazlar,

Bu bebeklere etrafındakiler tarafından farkında olmadan öğretilir.

Ve bunun temel nedeni bazı köpek türlerinin tehlikeli ya da saldırgan olabilme ihtimali değildir.

Ve bunu, korkuyu aşılayan insanlar bile fark etmezler çoğu zaman.

Bu korku tohumunu bebeklere çocukluk dönemlerine geçmeden atmanın

ve çocukluğa girişten itibaren filizini yeşertmenin arkasındaki temel sebep elbette ki:

Kapitalizm’dir.

İnternette denk geldiğimiz, hatta paylaştığımız bazı videolarda bebeklerin, kendilerinin neredeyse üç-dört katı büyüklükteki köpeklere en ufak bir korku hissetmeden sarmaş dolaş olabilmelerinin sebebi budur.

Buna karşılık olarak “Bebekler kaynayan sudan, ateşten ya da bıçaktan da korkmazlar ama bunların hepsi tehlike içerir” denebilir. Ve doğrudur da, ama basit bir kontrası vardır bunun:

Kaynayan suyun haşlayacağı, ateşin yakacağı ve bıçağın keseceği fiziksel doğrulardır, ama köpeğin saldırması ya da ısırması gibi kesin bir ön-yargı da bulunulabilir mi, aralarında özel bir ilişki varken? Hayır.

Köpek, bir hayvandan çok bir kavram olarak tehdit oluşturur günümüz dünyasında.

Köpek Kavramı, insana doğayı hatırlatır.

Doğa da yaşayabildiğini, çok az şey satın alarak, hatta hiç satın almayarak yaşadığı dönemleri hatırlatır.

Her hayvanla iç içe yaşadığını hatırlarsa toplumsal hafızası ile bir çocuk;

Pet Shop’lara giderek, fabrikada televizyon modeli üretir gibi üretilen ve eziyetli bir hapis hayatında, yırtık gazete kağıtlarının ve kirli su taslarının arasında, minik bir vitrin camı aralığından nefes almaya çalışan yavru bir köpeğe 1.300 euro vererek satın almaz;

Satın aldıktan sonra da, kendini ve vicdanını rahatlatma bahanesi olarak:

“ben bu yavruyu oradan kurtardım” demez, hayvan ticaretini kendi cebinden verdiği paralarla desteklediğini görmezden gelerek.

Ama yine burada amaç, Pet-shopların para kazanmaya devam etmelerinden çok çok daha geniş ufukludur.

Köpekler, geniş arazilere ihtiyaç duyarlar,  “köpeksel aktiviteleri” için.

Bu da Köpeklerin Toplumsal Hafızasıdır ve bizzat kendileri birinci ağızdan bunu öğretirler doğal (korkutulmamış) çocuklara.

Köpekler, o sürekli heyecanlı ve hiperaktif yapılarıyla;

“doğaya dön,

apartmana hapsolma,

arabaların klimalarından nefes alma,

televizyonu pencere zannetme,

avm’lerde piknik yapma” mesajı yollarlar çünkü her insana.

Ama Kapitalizm, Köpekler kadar saf tohumlar ekmez insanın bilinçaltına ve onlardan daha ince bir sistematikle çalışır, her yerde ve her zaman.

Kapitalizm sizi, yeşilin paranızın rengi değil sadece yaprakların rengi olduğu doğaya döndürmez.

Apartmanlara, binalara hapseder ve balkonları da kesip alır elinizden, dışarıya bir adım bile atmamanız için.

Arabalarınızdayken bile dışarısının havasını solumanızı istemez, camınızı değil klimanızı açtırır, araba, yakıt ve klima ortaklığında yanan paranız, öldürmeye çalıştığı doğaya salınan da karbon-monoksit’tir.

Kapitalizm size, manzarayı kendi istediği şekilde düzenlediği pencereler hediye etmiştir, adı televizyon olan ve görüp dokunamayacağınız sahte bir doğallık vermekte de iyidir üstelik.

Ve sizi evde tutmayı beceremediğinde, hepinizi toplamak için yeni bir icadı vardır Kapitalizm’in: AVM.

Buraya girersiniz ve bütün bir günü dışarda geçirdim diye yazsanız bile facebook duvarlarınıza, aslında hiç dışarda olmamışsınızdır; sadece evinizden daha büyük ve evinizden daha kalabalık bir beton bloğunun içinde, bir odadan diğerine yürümüş ya da bir kattan bir kata inip çıkmışsınızdır.

Ve yine bu AVM denilen halka açık evlerde, tabii ki köpekler yoktur,

evinizdeki televizyonların yerini vitrinler alır

ve 8 saat gezmiş bile olsanız, baktığınız tüm yüzler sadece vitrinlerin içindeki cansız mankenlerinkilerdir.

 

Kediler, sizi evlerinizde tuttuğu için, Kapitalizm için tehdit unsuru değillerdir.

Atlar, artık şehirlerinizin içinden baktığınızda, gözünüzle göremeyeceğiniz kadar uzaklara kaçmışlardır.

Arada sırada kenar mahallelerde gördüğünüz tavuklar dikkatinizi çekmezler, eğer bir fast-food menüsünde değillerse.

Kapitalizm sizi o kadar etkisi altına almıştır ki;

Şehirden kaçıp doğaya yaklaşmaya çalıştığınız tatillerinizde bile ağustos böceklerine küfür edersiniz.

Yoldan geçmekte olan kırk koyunluk bir sürü yüzünden suratınızı ekşitirsiniz.

 

Kapitalizm, bizi bebekliğimizden itibaren kontrolü altında tutmak ve içindeki “kapital”i hepimizin cebinden alarak karşılığında yine kağıttan bir şeyler vermek için o kadar ince çalışır ki,

Karşı olduğunuzu zannetseniz bile, onun hortumunun içinde dönmektesinizdir:

Kapitalizm’e giydirdiğim bu yazıyı tamamlamak üzereyim ve tamamlayıp sizlerle paylaştıktan sonra,

masamdan kalkarak, büyük bir AVM’deki bir Pet-shop’tan satın aldığım kuru mamayı,

şu anda arkamda miyavlayarak beni bekleyen Kedi’min tasına boşaltmaya başlayacağım;

Kapitalizm yakınlardan bir yerden bana bakıp, pis pis sırıtırken.

 

 

 

 


İlişkilerdeki Serbest Dalışlar

“…Her gece çıktığımız bir yer yok,
Heybeliada’ya bile gitmedik uzun zamandır.

İkimizden biri gittiğinde bir diğeri ölmeyecek.
Başkalarına da güvenebiliriz tabii ki.
Aidiyet duygusu kısa sürelidir sonra kaybolur.
Heyecan da azaldı, kaybetme korkusu da.

Artık o kadar da zararlı olmayan iki tane alışkanlığız birbirimize
ve ikimizin de üzerinde her hangi bir uyarı yok.
İlk aşk olmadık, son aşk da olmayız bu gidişle.

Ama sağlam güzellikte günlerimiz oldu,
şimdikilerin sıradanlığına bakınca neredeyse inanılmaz olan günler.
Olumsuz şeylerden bahsetsek bile en azından dürüstüz,
Hem, hangi ilişkideki insanlar bizim gibi dürüstler ?
Birbirimizi kandırmayı uzun zaman önce bıraktık,
çünkü biz temiz kalpli insanlarız,
Daha doğrusu temiz kalpli alışkanlıklarıyız bir diğerimizin…”

……

– Alper ? Alper ? Alpeeeer ? Hişşşttt, sana diyorum. Ne oldu yine, ne düşünüyo’sun ? Daldın, 10 dakikadır burada değilsin !

– Hmm, yok ya dalmadım. Yok bi’ şey. Kahve içmeye gitsek mi ?

– Tamam, gidelim ama, söz ver: Haftasonu Heybeli’ye götüreceksin beni.

-Heybeli’ye mi ?

-Evet. Uzun zamandır gitmedik.

-..

-Alper, Alpeeer?

-..


Derilerimizin Altındaki Gerçek ve Kıskançlıktan Deliren Evetler

Gerçeküstü var,

ama bizim bildiğimiz “Gerçek”in seviyelerine inmediği

veya biz onun seviyesine yükselemediğimizdendir, yok zannetmemiz.

 

 

Arayan, ama inanmayı çoktan bırakan birine üç harfli bir kelime olmaktan öteye gidemeyen aşktır.

İnsanlardan koşarak kaçarken kendinle çarpışmaktır.

Lokmaya ya da damlaya hasret kalmış, aç ve susuz bir insan için sofradır gerçeküstü.

Mükemmellik’i, ona kusur ararken, tüm kusurları yolda düşürerek bulmaktır.

Lale yapraklarını gül yapraklarına karıştıramayanın bulamadığı formüldür.

Açık seçik ortada duranın üzerinden atlayarak kaybolmaktır.

Aman vermeyen bir zalimin elindeyken kokusu duyulan bir bahçedir.

Nedenlere inanarak sonuç karşısında selam durmaktır gerçeküstü olan.

Hayır denildiği zaman açılan, ve bütün evetleri küstüren kapıdır gerçeküstü.

 

 

Ve gerçeküstü; her “Gerçek” dediğimiz şeyin altından bize bakandır.