Leylekleri göremediğimiz için,
bu şehir bizi martılarla avuttu hep.
Yüzemediğimiz denizi seyrederken onlar da hep kahkahalar attılar üzerimizden hızlıca süzülürken.
Obeziteye yakalanmış şehrimiz büyürken,
biz onun kaldırım taşlarında yürüyerek zayıflama hayalleri kurduk.
Sokaklarına gizlenmiş aç insanları görmek yerine de,
önümüzdeki duran tabakların fotoğraflarını paylaştık hep.
Güneş bu şehirde biraz fazla uğramaya başladığında mızmızlandık hemen;
sonra her yıl bir haftalığına güneşin ayağına gittik.
Cesaretimiz, korkmuyor numarası yapmamızdan geldi her zaman.
Başlangıcı unutarak sonun gelmesini engelleyebileceğimizi sandık.
Beyaz gömleklerimiz kirlenmesin diye klimalara sarılırken,
elimizi sıkmadan önce elini üstübüyle silen ustalara sahte dişlerimizi göstererek gülümsedik.
Yedi tepesiyle övündüğümüz şehre hiç yukardan bakamadık,
bizde binaları yükselttik.
Ve bu şehir bizi martılarla avutup, köpeklerle korkuturdu hep;
ama artık,
köpekler bizden korkarken, martılar eski neşelerini kaybettiler.
Author Archives: alpercifter
Taşın Çatladı, Toprağın Kurudu, Altının Artık Bizim İstanbul
Ruh Okyanusundaki Denizatları Dört Nala
Kafama vuracak sert bir şey aradı gözlerinden ateş çıkararak ve bulamayınca otuz saniye önce bacaklarına örttüğü battaniyeyi –bir süper kahramanın pelerini gibi rüzgarda dans ettirerek- başıma geçirdi, sağ kolunu zorlayarak. Battaniye yüzümü yakarak kucağıma düştükten sonra yüzümde belirmeye başlayan sırıtışı fark edip daha da sinirlendi ama ikinci bir saldırıda bulunmadı. Sırıtmamın sebebi tabiki de bana değer verdiğini fark etmem ve de onu bu hale getirebilmiş olmamdı. Battaniyenin tüylü parmaklarının gözlerimin önüne serpiştirip görüş açımı kapattığı saçlarımı sol elimle geriye attım ve sırıtmaya devam ettim. Defolup gitmemi söylemeden kalkmıştım bile oturduğum koltuktan, ama yinede içindekileri kusarcasına defolup gitmemi söyledi, bende öyle yaptım.
Araba zorlanmadan çalıştı ilk kez; 1974 model bir Vosvos’tu. Kendimden daha yaşlı bir arabaydı ilk arabam, belki bana bazı tavsiyelerde bulunur diyerek satın almıştım işin aslı. Onun benden önceki on iki sahibi de benzer hatalar yapmış olabilirlerdi benimkiler gibi; kendileri ve hayatları, daha doğrusu kendilerine ait olmayan hayatlarıyla ilgili. Hayatımı sadece kendi istediğim gibi yönlendirmeye çalışıyordum ve en büyük sorun zaten bundan kaynaklanıyordu. Kırmızı ışıkta durunca, kalan on sekiz saniyeyi değerlendirmeye karar verdim ve bir sigara yaktım, sarı ışığa iki saniye kala ilk duman şelalesi cigerlerimdeydi ve bir anda düşündüm ki bana değer vermeyen bir insan bu kadar sinirlenip kendini kaybedemezdi. Vosvos tecrübelerini anlatıyordu işte. Mutluluğum ve kendimi beğenmişliğim yaklaşık bir saniye sürdü ve sarı ışıkta gaza bastım. Nereye gitmeliydim? Kesinlikle eve değildi.
Her şeyin garip bir şekilde farkında olmak bir lanet türüydü.
Boş verememek ve maskelerin altını ve gerçeklerdeki yalanı ve yalanlarlardaki gerçeği görmek. Çok kitap okumak, filmlerdeki diyalogları not etmek, melodilerinden çok şarkı sözlerine kapılmak, farklı insanlarla değişik yerlerde ve değişik şekillerde birlikte olmak sadece basit sağlamalarını yapıyordu sizin çoktan bildiğiniz şeylerin.
Ve bildiklerinizin sağlamasını yaparak, sağlama alamıyordunuz kendinizi.
Detaylar, geneli göremeyenlerin uğraştığı sıkıcı, sahte ve minik olgulardı.
Hızlanarak sürmeye devam ettim, dördüncü vitesle gidiyordum, çünkü Vosvos’un beşinci vitesi yoktu.
Çek Beni, İtiyormuşsun Gibi
zıt kutuplara sahip olmak, yani kutuplaşma,
sadece olduğumuz yerde dönmeye mahkum eder bizi;
aynı dünya gibi..
ve yine aynı dünya gibi,
bizi merkezdeki magmaya çekerek ateşe atmaya çalışır adına yer çekimi diyerek..
biz ise buna yüzlerce isim takarız,
sağ-sol, siyah beyaz, muhafazakar-devrimci, kapitalist-komünist, erkek-kadın ve de doğru yanlış diyerek..
oysa doğru ve yanlış değişkendir, Hakikat sabit kalırken hep..
Ne Olduysam Oldum ve Geldim
sahteliğin sana o kadar yakışıyordu ki,
inanmaktan başka bi’ şey yapamazdım.
üstelik bütün ceplerim ukala gerçeklerle doluydu sana gelirken..
ama, kendim kaşındım
ve önlem olarak,
ikinci kez yanına gelirken bütün ceplerimi boşaltıp, salondaki masanın üzerine bıraktım içindekileri;
salaklığımı biraz olsun kendimden gizleyebilmek
ve “hiç gerçeğim yoktu zaten” diyebilmek için..
Doğanın Duası
eğer tüm kalabalığa,
yetişmesi gereken işleri olmadığı halde telaş içinde olan insanlara,
gölde yüzen ördeklere,
sana sarhoş taklidi yaparak ısrarla bir şeyler anlatmaya çalışan cırcır böceklerine,
neye veya kime kızgın oldugundan emin olmadığı halde aralıksız havlayan kahverengi köpeğe,
iki metre uzağındakl denizl kıskanarak ışıklarını senin yüzüne yansıtmaya çalışan havuza,
şehirlerin boğucu ışıklarından kurtulmalarını kutlayan ukala yıldızlara
ve senden bir şeyler alıp götürmek istercesine usulca ve gizlice ayaklarını dibine gelip sonra uzaklaşan denize rağmen;
Sen hala bir şeyler yazmak için harfleri bulmaya çalışıyorsan;
yazmadan düşünemeyen bir adama çoktan dönüşmüşsün demektir..
Kutudaki Son Kibritin Gururla Kırılışı
Parmak-izlerim donmuş demirde kaldı ve normalde güneşten koşarak kaçan ben, şimdi bir çakmağın sarımtırak alev taklidi yapmasını bile özledim..
Şarkı sözlerine gizlenmiş ruhum,
Sololarda dışarı kaçmaya çalışıyor şimdi o melodilerin içinden..
Ve ufak mutlulukların en tehlikeli olanlar olduğunu bilen bir adam olarak, ben, izlerini kaybetmiş parmaklarımla,
Donmuş demir kadar soğuk olmayan ama ondan daha duygusuz olan klavyenin tuşlarına basarak,
ruhumu tekrardan şarkı sözlerinin içine gizlemeye çalışıyorum..
Ve yine çakmağın o sahte-acınası sıcaklığına emanet ediyorum son sigaramı..
Kablosuz Dostluklar
Artık “Gerçek Bukowski Yalnızlığı” kalmadı.
Tek başına olsan bile evinde, önündeki ekranda ve klavyenin otuz santim uzağında en az 1.000 kişi var seninle konuşmasa da seni gören.
Salt Yalnızlık cesaret isterdi eskiden ve hiç çevrimiçi olmazdı.
Aslında bir çevrimiçilik söz konusuydu, ama kendi içine doğru.
Üniversite’deyken, telefonsuz, televizyonsuz, internetsiz, bilgisayarsız bir yalnızlık deneyimi olanlar anlarlar nereye varmaya çalıştığımı.
Telefonsuz, televizyonsuz, internetsiz, bilgisayarsız ama kitaplı ve radyolu bir yalnızlık.
Radyo’nun, teknolojik bir gelişme olmasına ragmen, işin saflığına o kadar da zararı dokunmazdı. Belki buna, 1800’lerin ilk yarısında yaşamış birileri itiraz edebilir, saygı duyarım.
Ama yine de, işin saflığına biraz zararı olsaydı Radyo’nun, kitaplar hemen temizlerdi o zararı.
Kısacası, evlerinin, odalarının duvarlarına ya da pencerelerinden dışarıya bakanlar yok artık Chinaski.
Facebook Duvarlarına ya da Chrome’da açılan yeni pencerelerden dışarıya bakanlar var.
Sonuç olarak, 2000’i hedeflemiş olsan da, 1994’te tam da zamanında gitmişsin. Senin ölmen için güzel bir yılmış.