Ruh Okyanusundaki Denizatları Dört Nala

Kafama vuracak sert bir şey aradı gözlerinden ateş çıkararak ve bulamayınca otuz saniye önce bacaklarına örttüğü battaniyeyi –bir süper kahramanın pelerini gibi rüzgarda dans ettirerek- başıma geçirdi, sağ kolunu zorlayarak. Battaniye yüzümü yakarak kucağıma düştükten sonra yüzümde belirmeye başlayan sırıtışı fark edip daha da sinirlendi ama ikinci bir saldırıda bulunmadı. Sırıtmamın sebebi tabiki de bana değer verdiğini fark etmem ve de onu bu hale getirebilmiş olmamdı. Battaniyenin tüylü parmaklarının gözlerimin önüne serpiştirip görüş açımı kapattığı saçlarımı sol elimle geriye attım ve sırıtmaya devam ettim. Defolup gitmemi söylemeden kalkmıştım bile oturduğum koltuktan, ama yinede içindekileri kusarcasına defolup gitmemi söyledi, bende öyle yaptım.
Araba zorlanmadan çalıştı ilk kez; 1974 model bir Vosvos’tu. Kendimden daha yaşlı bir arabaydı ilk arabam, belki bana bazı tavsiyelerde bulunur diyerek satın almıştım işin aslı. Onun benden önceki on iki sahibi de benzer hatalar yapmış olabilirlerdi benimkiler gibi; kendileri ve hayatları, daha doğrusu kendilerine ait olmayan hayatlarıyla ilgili. Hayatımı sadece kendi istediğim gibi yönlendirmeye çalışıyordum ve en büyük sorun zaten bundan kaynaklanıyordu. Kırmızı ışıkta durunca, kalan on sekiz saniyeyi değerlendirmeye karar verdim ve bir sigara yaktım, sarı ışığa iki saniye kala ilk duman şelalesi cigerlerimdeydi ve bir anda düşündüm ki bana değer vermeyen bir insan bu kadar sinirlenip kendini kaybedemezdi. Vosvos tecrübelerini anlatıyordu işte. Mutluluğum ve kendimi beğenmişliğim yaklaşık bir saniye sürdü ve sarı ışıkta gaza bastım. Nereye gitmeliydim? Kesinlikle eve değildi.

Her şeyin garip bir şekilde farkında olmak bir lanet türüydü.
Boş verememek ve maskelerin altını ve gerçeklerdeki yalanı ve yalanlarlardaki gerçeği görmek. Çok kitap okumak, filmlerdeki diyalogları not etmek, melodilerinden çok şarkı sözlerine kapılmak, farklı insanlarla değişik yerlerde ve değişik şekillerde birlikte olmak sadece basit sağlamalarını yapıyordu sizin çoktan bildiğiniz şeylerin.
Ve bildiklerinizin sağlamasını yaparak, sağlama alamıyordunuz kendinizi.
Detaylar, geneli göremeyenlerin uğraştığı sıkıcı, sahte ve minik olgulardı.
Hızlanarak sürmeye devam ettim, dördüncü vitesle gidiyordum, çünkü Vosvos’un beşinci vitesi yoktu.


Çek Beni, İtiyormuşsun Gibi

zıt kutuplara sahip olmak, yani kutuplaşma,
sadece olduğumuz yerde dönmeye mahkum eder bizi;
aynı dünya gibi..
ve yine aynı dünya gibi,
bizi merkezdeki magmaya çekerek ateşe atmaya çalışır adına yer çekimi diyerek..
biz ise buna yüzlerce isim takarız,
sağ-sol, siyah beyaz, muhafazakar-devrimci, kapitalist-komünist, erkek-kadın ve de doğru yanlış diyerek..
oysa doğru ve yanlış değişkendir, Hakikat sabit kalırken hep..


Ne Olduysam Oldum ve Geldim

sahteliğin sana o kadar yakışıyordu ki,

inanmaktan başka bi’ şey yapamazdım.

üstelik bütün ceplerim ukala gerçeklerle doluydu sana gelirken..

ama, kendim kaşındım

ve önlem olarak,

ikinci kez yanına gelirken bütün ceplerimi boşaltıp, salondaki masanın üzerine bıraktım içindekileri;

salaklığımı biraz olsun kendimden gizleyebilmek

ve “hiç gerçeğim yoktu zaten” diyebilmek için..


Doğanın Duası

eğer tüm kalabalığa,

yetişmesi gereken işleri olmadığı halde telaş içinde olan insanlara,

gölde yüzen ördeklere,

sana sarhoş taklidi yaparak ısrarla bir şeyler anlatmaya çalışan cırcır böceklerine,

neye veya kime kızgın oldugundan emin olmadığı halde aralıksız havlayan kahverengi köpeğe,

iki metre uzağındakl denizl kıskanarak ışıklarını senin yüzüne yansıtmaya çalışan havuza,

şehirlerin boğucu ışıklarından kurtulmalarını kutlayan ukala yıldızlara

ve senden bir şeyler alıp götürmek istercesine usulca ve gizlice ayaklarını dibine gelip sonra uzaklaşan denize rağmen;

Sen hala bir şeyler yazmak için harfleri bulmaya çalışıyorsan;

yazmadan düşünemeyen bir adama çoktan dönüşmüşsün demektir..


Kutudaki Son Kibritin Gururla Kırılışı

Parmak-izlerim donmuş demirde kaldı ve normalde güneşten koşarak kaçan ben, şimdi bir çakmağın sarımtırak alev taklidi yapmasını bile özledim..

Şarkı sözlerine gizlenmiş ruhum,

Sololarda dışarı kaçmaya çalışıyor şimdi o melodilerin içinden..

Ve ufak mutlulukların en tehlikeli olanlar olduğunu bilen bir adam olarak, ben, izlerini kaybetmiş parmaklarımla,

Donmuş demir kadar soğuk olmayan ama ondan daha duygusuz olan klavyenin tuşlarına basarak,

ruhumu tekrardan şarkı sözlerinin içine gizlemeye çalışıyorum..

Ve yine çakmağın o sahte-acınası sıcaklığına emanet ediyorum son sigaramı..


Bir Yabancıya Bakıp Çıkacaktım

kronik bir baş ağrısı gibi gelir hayal kurmak;

devamlı beyninin içinde ne olduğunu bilmediğin bir şeyler dönüp durur,

koşar,

zıplar,

arkadan alnını yumruklarlar,

gözlerini keskin uçlu penalarla çizerler,

kulak zarlarına vururlar bagetleriyle,

saç köklerini çekerler,

burun kemiğine tekme atarlar,

yanaklarını ısırırlar içerden

dilini kalın mi teliyle bağlarlar..

kronik bir baş belasıdır aslında hayal kurmak;

ve tek bildiğin tedavi yöntemi,

iğneli klavyenin harflerini parmaklarına batırıp bunları yazarak,

ruhuna akupunktur yapmaktır..


Kablosuz Dostluklar

Artık “Gerçek Bukowski Yalnızlığı” kalmadı.

Tek başına olsan bile evinde, önündeki ekranda ve klavyenin otuz santim uzağında en az 1.000 kişi var seninle konuşmasa da seni gören.

Salt Yalnızlık cesaret isterdi eskiden ve hiç çevrimiçi olmazdı.

Aslında bir çevrimiçilik söz konusuydu, ama kendi içine doğru.

Üniversite’deyken, telefonsuz, televizyonsuz, internetsiz, bilgisayarsız bir yalnızlık deneyimi olanlar anlarlar nereye varmaya çalıştığımı.

Telefonsuz, televizyonsuz, internetsiz, bilgisayarsız ama  kitaplı ve radyolu bir yalnızlık.

Radyo’nun, teknolojik bir gelişme olmasına ragmen, işin saflığına o kadar da zararı dokunmazdı. Belki buna, 1800’lerin ilk yarısında yaşamış birileri itiraz edebilir, saygı duyarım.

Ama yine de, işin saflığına biraz zararı olsaydı Radyo’nun, kitaplar hemen temizlerdi o zararı.

Kısacası, evlerinin, odalarının duvarlarına ya da pencerelerinden dışarıya bakanlar yok artık Chinaski.

Facebook Duvarlarına ya da Chrome’da açılan yeni pencerelerden dışarıya  bakanlar var.

Sonuç olarak, 2000’i hedeflemiş olsan da, 1994’te tam da zamanında gitmişsin. Senin ölmen için güzel bir yılmış.


Bulutları Şimşekler Barıştırır

Şimşek değil şimşeğin geldiği yerdir korkulan

Yalnızlık diye bir şey de yok aslında, basit bir yeni dünya düzeni icadı:

yalnız kalma tedirginliği hissetmelisin ki, devamlı arayışta olasın.

Oysa aranacak zaman da yok, anlam da.

Her şey her gün dökülür önüne, ufak şiddetli bir gökgürültüsünün ardından;

ama yağan sadece yağmur değildir ve sen sadece ıslanmazsın.

Hangi gözünle bakarsan o gözünle inanırsın hep,

ister beyninin önündekilerle bak, ister kalbindekiyle.

Geç kalmaktan da çekinme görebilmek için,

her dakikada vardır bir hayır;

en geç güneş batıdan doğduğunda görüşürüz.


Aynamı Yansıt

Aynanın içine saklanır,

bana bakmanı beklerdim.

O kadar yakındım sana.

Ama sen her aynaya bakışında hep kendinle göz göze gelirdin:

Benim en büyük sorunum da buydu zaten.

 


Yanlış Kalemleri Kırmak

kelimeler şımarıktır, hep onlardan bahsetmenizi, hep onları düşünmenizi isterler.

her Yazan’ın platonik bir ilişki yaşaması bu yüzdendir.

ve her Yazan’ın düştüğü ortak hata,

her yazdığının kendisini anlattığını zannetmesidir.

oysa, kendin haricinde her şey vardır o yazdıklarında,

‘Sen’ hep ikinci plandasındır.