Category Archives: Sıkmayan Can-Sıkıcılar

İnsan Ne Kadar Basit Olabilirse O Kadar Basit Bir Şiirimsi

Sizinle aynı Fikir’de olmayan birisi, sadece Sizinle ‘Aynı Fikirde Olmayan Birisi’dir.

Sizinle İnandıklarınız’a inanmayan birisi, sadece sizin “İnandıklarınıza İnanmayan Birisi”dir.

Sizinle aynı Yer’den gelmeyen birisi, sadece sizinle “Aynı Yerden Gelmeyen Birisi”dir.

 

Genellersek;

Sizinle aynı ‘Dünya Görüşü’nü paylaşmayan birisi, sadece “Dünya’yı Sizin Gördüğünüz Gibi Görmeyen Birisi”dir.

Ama yukardaki bütün “Birileri” gibi, siz de sadece “Bir İnsansınız”dır.


Senin Değil: Benim Sağım, Benim Solum, Benim Önüm, Benim Arkam

İki taraf.

Hiç arada olunamaz, birlikte ortada durulamazmış gibi.

Ve her iki tarafa göre kendi tarafının yaptığı doğru.

Bir tarafın “bütün” müdaheleleri doğru, haklı, yerinde, adil.

Diğer tarafın “bütün” protestoları doğru, haklı, yerinde, adil.

 

Yalan söyleyen hep senin olmadığın taraf

Ve doğru söyleyen hep bu taraf, ne tarafa “bu taraf” diyorsan.

 

Her iki tarafın “bütünleri”ni nasıl toplu olarak belli bir sıfat grubuna dahil edemediğin gibi,

Yine her iki tarafın samimi olmayan kelimeleri de olduğunu Kabul etmek zorundasın.

 

Ve senin tarafındaki bir ölüme, karşı tarafındakilerden de üzülecek insanlar olacağı gibi,

Yine senin tarafından sevinen insanlar da olacaktır buna, senin tarafın hangisiyse.

 

Ve bu iki ‘karşı’ tarafın farketmesi gereken ufak bir ayrıntı:

Birbirinizin tam olarak karşısında durduğunuz sürece,

birinizin Sağı hep bir diğerinizin Solu,

birinizin Solu, diğerinizin Sağı olacaktır.

Benim solum, senin sağın demek yerine, yan yana durmayı denersiniz bir saniyeliğine,

Işte o zaman, her ikinizin Solu da aynı olacak Sağı da.

Ve herkes birbirinin elinden tutabilecek,

Kaybedilenlere samimiyetini gözyaşı yaparak ağlayacak

Ve bu elele tutuşmada;

Birinin Sol eli, diğerinin Sağ elini tutacak.


Melekler Bazen Biz Toprağın Altına Girmeden Gelirler, Üzerinde Olduğumuz Toprakları Korumak İçin

O kadar karışık ki kafalarımız, ruhlarımızı, ellerimiz, gözlerimiz ve kulaklarımız.
Bir o kadar da hazır bir şekilde bekliyoruz felaketleri.
Ve felaket kelimesinin içini en çok dolduran da genç ya da yaşlı bir insanın ölümü.
Çünkü var olduğumuzdan beri bunun bir çaresi yok ve olmayacak.
Ve nasıl sebepler olursa olsun, sonuç hep aynı geri dönülmezlikte.
Allah’tan Giden için Rahmet, Kendimiz için Sabır dilemek ilk yapabileceğimiz.
Ve sonrası, Giden’in değil tamamen Bizlerin, yani Kalanların sorumluluğunda.
Yeni ölümlerin Yeni sebepleri olmak ister miyiz “İnsan” olarak ?
Yeni ya da Eski ölümlere üzülmeyen “İnsanlar” olmak ister miyiz ?
Tabii ki hayır.
Bu yüzden çekindik çoğumuz Suriye’ye Amerika’nın girmesinden.
Başka bir ülkenin başka bir ülkedeki ölümlerin sebebi olmasına sebep olmaktan çekindik.
Suriye, Kendi halletsin dedik.
Ama bunu söyleyen bizler, son 24 saattir,
Kendimiz halledip halledemeyeceğimize bakacak zaman bile vermeden kendimize,
Her şeyi İngilizce’ye çevirerek bağırmaya başladık yabancı ülkelere.
“Bize bakın, bize gelin, bize müdahale edin” alt başlıklarıyla.
Ve bu başka ülkelerin, başka ülkelere müdahale etmesini istemeyen hassasiyetlerimiz,
Kendi vatanımız söz konusu olduğunda neden bu kadar çabuk buharlaşıyor diye de sormuyoruz kendimize; çünkü öfkelerimizin acelesi var.
Hiçbir barış, öfke duyarak, aceleci davranarak ve kendi içimizdekinin elinden tutmayarak sağlanamaz.
Ve bu şikayet çevirilerimiz sonucunda, hiçbir ülke bizim üzüldüğümüz gibi üzülmez gidenlerimize, insanlarımıza, ölenlerimize.
Irkçı değilim, hiç olmadım ve olamam da İmanım ve İnancım gereği,
Ama Irkçı olmamam “Gerçekçi” olmayacağım anlamına da gelmez.
Çünkü şunu biliyorum ki,
O politika dediğimiz her türlü rolün oynandığı sahneyi biraz araştırmış biri olarak;
Hiçbir yabancı ülke, bizim insanımıza bizim kadar üzülmez,
(ülke diyorum, vatandaş değil)
Hiçbir Yabancı Ülke Gezi Olaylarında ölen 6 insanımıza üzülmedi, biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke 30 yıldır süren terörde ölen 30.000 insanımıza da üzülmedi, biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke, Kurtuluş Savaşı’nda, Cumhuriyet’in Kuruluşunda, Çanakkale’de ölenlere de üzülmedi biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke 1.000 yıldır Bu toprakların bizde kalması için ölen insanlarımıza da üzülmedi, biz üzüldük onlara.

Bu gerçek ve biz gerçeğiz. Geriye kalan her şey bir illüzyon.
Politik oyunlardan, gizli hesaplardan ve perdelerin arkasından gizlice bakanlardan ibaret.
Ve eğer tek gerçek bizlersek ve tüzel kişiliklerimiz yoksa ve olmasını da istemiyorsak,
Kendi Kendimizi başkasına şikayet etme alışkanlığımızı bırakmalıyız.
Yıllar boyunca bu topraklarda sebepleri farklı olarak ölen onca insanımız,
Bu Toprakların üzerinde bu “Vatan” için öldüler, başka Vatanlar için değil.
Üzerinde öldüğümüz topraklar, beraber yaşamaya alıştırdılar bizi yıllarca
Ve bunu yeniden yapmamaları için hiçbir sebep yok;
Çünkü dalgalanan o bayrağımızın neden Kırmızı renkte olduğunu en iyi bu topraklar biliyor.


Bebekler, Köpekler ve Kapitalizm

Bebekler doğar doğmaz köpeklerden korkmaya başlamazlar,

Bu bebeklere etrafındakiler tarafından farkında olmadan öğretilir.

Ve bunun temel nedeni bazı köpek türlerinin tehlikeli ya da saldırgan olabilme ihtimali değildir.

Ve bunu, korkuyu aşılayan insanlar bile fark etmezler çoğu zaman.

Bu korku tohumunu bebeklere çocukluk dönemlerine geçmeden atmanın

ve çocukluğa girişten itibaren filizini yeşertmenin arkasındaki temel sebep elbette ki:

Kapitalizm’dir.

İnternette denk geldiğimiz, hatta paylaştığımız bazı videolarda bebeklerin, kendilerinin neredeyse üç-dört katı büyüklükteki köpeklere en ufak bir korku hissetmeden sarmaş dolaş olabilmelerinin sebebi budur.

Buna karşılık olarak “Bebekler kaynayan sudan, ateşten ya da bıçaktan da korkmazlar ama bunların hepsi tehlike içerir” denebilir. Ve doğrudur da, ama basit bir kontrası vardır bunun:

Kaynayan suyun haşlayacağı, ateşin yakacağı ve bıçağın keseceği fiziksel doğrulardır, ama köpeğin saldırması ya da ısırması gibi kesin bir ön-yargı da bulunulabilir mi, aralarında özel bir ilişki varken? Hayır.

Köpek, bir hayvandan çok bir kavram olarak tehdit oluşturur günümüz dünyasında.

Köpek Kavramı, insana doğayı hatırlatır.

Doğa da yaşayabildiğini, çok az şey satın alarak, hatta hiç satın almayarak yaşadığı dönemleri hatırlatır.

Her hayvanla iç içe yaşadığını hatırlarsa toplumsal hafızası ile bir çocuk;

Pet Shop’lara giderek, fabrikada televizyon modeli üretir gibi üretilen ve eziyetli bir hapis hayatında, yırtık gazete kağıtlarının ve kirli su taslarının arasında, minik bir vitrin camı aralığından nefes almaya çalışan yavru bir köpeğe 1.300 euro vererek satın almaz;

Satın aldıktan sonra da, kendini ve vicdanını rahatlatma bahanesi olarak:

“ben bu yavruyu oradan kurtardım” demez, hayvan ticaretini kendi cebinden verdiği paralarla desteklediğini görmezden gelerek.

Ama yine burada amaç, Pet-shopların para kazanmaya devam etmelerinden çok çok daha geniş ufukludur.

Köpekler, geniş arazilere ihtiyaç duyarlar,  “köpeksel aktiviteleri” için.

Bu da Köpeklerin Toplumsal Hafızasıdır ve bizzat kendileri birinci ağızdan bunu öğretirler doğal (korkutulmamış) çocuklara.

Köpekler, o sürekli heyecanlı ve hiperaktif yapılarıyla;

“doğaya dön,

apartmana hapsolma,

arabaların klimalarından nefes alma,

televizyonu pencere zannetme,

avm’lerde piknik yapma” mesajı yollarlar çünkü her insana.

Ama Kapitalizm, Köpekler kadar saf tohumlar ekmez insanın bilinçaltına ve onlardan daha ince bir sistematikle çalışır, her yerde ve her zaman.

Kapitalizm sizi, yeşilin paranızın rengi değil sadece yaprakların rengi olduğu doğaya döndürmez.

Apartmanlara, binalara hapseder ve balkonları da kesip alır elinizden, dışarıya bir adım bile atmamanız için.

Arabalarınızdayken bile dışarısının havasını solumanızı istemez, camınızı değil klimanızı açtırır, araba, yakıt ve klima ortaklığında yanan paranız, öldürmeye çalıştığı doğaya salınan da karbon-monoksit’tir.

Kapitalizm size, manzarayı kendi istediği şekilde düzenlediği pencereler hediye etmiştir, adı televizyon olan ve görüp dokunamayacağınız sahte bir doğallık vermekte de iyidir üstelik.

Ve sizi evde tutmayı beceremediğinde, hepinizi toplamak için yeni bir icadı vardır Kapitalizm’in: AVM.

Buraya girersiniz ve bütün bir günü dışarda geçirdim diye yazsanız bile facebook duvarlarınıza, aslında hiç dışarda olmamışsınızdır; sadece evinizden daha büyük ve evinizden daha kalabalık bir beton bloğunun içinde, bir odadan diğerine yürümüş ya da bir kattan bir kata inip çıkmışsınızdır.

Ve yine bu AVM denilen halka açık evlerde, tabii ki köpekler yoktur,

evinizdeki televizyonların yerini vitrinler alır

ve 8 saat gezmiş bile olsanız, baktığınız tüm yüzler sadece vitrinlerin içindeki cansız mankenlerinkilerdir.

 

Kediler, sizi evlerinizde tuttuğu için, Kapitalizm için tehdit unsuru değillerdir.

Atlar, artık şehirlerinizin içinden baktığınızda, gözünüzle göremeyeceğiniz kadar uzaklara kaçmışlardır.

Arada sırada kenar mahallelerde gördüğünüz tavuklar dikkatinizi çekmezler, eğer bir fast-food menüsünde değillerse.

Kapitalizm sizi o kadar etkisi altına almıştır ki;

Şehirden kaçıp doğaya yaklaşmaya çalıştığınız tatillerinizde bile ağustos böceklerine küfür edersiniz.

Yoldan geçmekte olan kırk koyunluk bir sürü yüzünden suratınızı ekşitirsiniz.

 

Kapitalizm, bizi bebekliğimizden itibaren kontrolü altında tutmak ve içindeki “kapital”i hepimizin cebinden alarak karşılığında yine kağıttan bir şeyler vermek için o kadar ince çalışır ki,

Karşı olduğunuzu zannetseniz bile, onun hortumunun içinde dönmektesinizdir:

Kapitalizm’e giydirdiğim bu yazıyı tamamlamak üzereyim ve tamamlayıp sizlerle paylaştıktan sonra,

masamdan kalkarak, büyük bir AVM’deki bir Pet-shop’tan satın aldığım kuru mamayı,

şu anda arkamda miyavlayarak beni bekleyen Kedi’min tasına boşaltmaya başlayacağım;

Kapitalizm yakınlardan bir yerden bana bakıp, pis pis sırıtırken.

 

 

 

 


İlişkilerdeki Serbest Dalışlar

“…Her gece çıktığımız bir yer yok,
Heybeliada’ya bile gitmedik uzun zamandır.

İkimizden biri gittiğinde bir diğeri ölmeyecek.
Başkalarına da güvenebiliriz tabii ki.
Aidiyet duygusu kısa sürelidir sonra kaybolur.
Heyecan da azaldı, kaybetme korkusu da.

Artık o kadar da zararlı olmayan iki tane alışkanlığız birbirimize
ve ikimizin de üzerinde her hangi bir uyarı yok.
İlk aşk olmadık, son aşk da olmayız bu gidişle.

Ama sağlam güzellikte günlerimiz oldu,
şimdikilerin sıradanlığına bakınca neredeyse inanılmaz olan günler.
Olumsuz şeylerden bahsetsek bile en azından dürüstüz,
Hem, hangi ilişkideki insanlar bizim gibi dürüstler ?
Birbirimizi kandırmayı uzun zaman önce bıraktık,
çünkü biz temiz kalpli insanlarız,
Daha doğrusu temiz kalpli alışkanlıklarıyız bir diğerimizin…”

……

– Alper ? Alper ? Alpeeeer ? Hişşşttt, sana diyorum. Ne oldu yine, ne düşünüyo’sun ? Daldın, 10 dakikadır burada değilsin !

– Hmm, yok ya dalmadım. Yok bi’ şey. Kahve içmeye gitsek mi ?

– Tamam, gidelim ama, söz ver: Haftasonu Heybeli’ye götüreceksin beni.

-Heybeli’ye mi ?

-Evet. Uzun zamandır gitmedik.

-..

-Alper, Alpeeer?

-..


Karga Voltaları ve Kaplumbağa Kırışıklığı

Bir Karga’ya,

nasıl bu kadar uzun yaşayabildiğini sorar insan

Ve Karga’dan:

“Bu konuyu hiç düşünmem” cevabını alınca,

“Sen ne anlarsın” diyerek uzaklaşır

Ve koşarak bir Kaplumbağa aramaya başlar.

 

Koşarken yanından geçtiği Kaplumbağa’nın

Aynı soruya vereceği

“Acele ederek Panik yapmam” cevabını duyamadan.


Kendi Kendinin Kalemtraşı Olma

Evet,
Çok kitap okumak, daha zor inanmanıza sebep olur gördüklerinize.
Çünkü bir şekilde, çok önceden okuduğunuz o sayfalarda görmüşsünüzdür olanları.

Ama,
Eğer insanların gözlerine baktığınızda kalplerinde gizledikleri niyeti okuyamıyorsanız henüz,
bütün o okuduğunuz sayfalardaki mürekkepler uçar.

Ve siz,
beyaz bir sayfa gibi savunmasız, çıplak ve her türlü lekeye açık halde kalırsınız.
Ve de herkes,
Üzerinize bir şeyler karalayabilmek için birbirinden kalem istemeye başlar heyecanla.


Deli Bir Adam: ‘Hint Okyanusu’ ve Onun ‘Yamalı Adamlar’ı

Akıllı olduğunu ima eder çoğu insan,
komik ve güvenilir olduklarını da.
Ve bunu, bazen sözlerini, bazen de sessizliklerini kullanarak yaparlar.
Önce içten içe inanırlar böyle olduklarına, sonra içten dışa da sizleri inandırmaya çalışırlar.

Son zamanlarda bunların yanına “deli” olduğunu ima etmek de eklendi;
çünkü deli olmak popüler artık.
Ama gerçek deliler, sıfatlardan çok isimlere takmışlardır kafayı.
Olmadıkları sıfatları yapıştırmaya çalışmazlar üstlerine,
“Birisi” olduklarına inanırlar ve olurlar da.

‘Hint Okyanusu’ da bunlardan biriydi.
Evet, Hint Okyanusu; 32 yaşında bir adam
ve kendini ne sandığını tahmin ettiniz tabii.
Arabistan Yarımadası ile Asya ve Afrika kıtalarının arasında zannediyordu kendini, memnundu bu arada kalmadan hem de.
Afrika’yı Dün’ü sanıyordu, Asya’yı Bugün’ü ve Arabistan’ı da Yarın’ı.
Bu yüzdendi memnuniyeti.
Diğer kara parçalarına da o kadar uzak hissetmezdi kendini.
Bazen, yılın birkaç ayı çok sinirli olurdu.
Ve bu sinirinin sebebi olarak Muson Rüzgarları’nı gösterirdi. Doğruydu da söylediği.
Muson Rüzgarları derken kastettiği, insanların ondan yapmak ‘istemediği ve istemeyeceği’ şeyleri isterken kullandıkları havada uçuşan kelimelerin esintisiydi.

İçinde bir çok ada vardı ve bu adaların hepsine birer isim takmıştı;
ama en çok “Yamalı Adamlar” dediği takımadalarını severdi.
Bu ismi ilk kez verdiğinde sadece bir ada oluşmuştu içinde; ilk aşık olduğu kadından ayrıldığı zamanki.
Sebebini şimdi tam olarak hatırlayamıyor bile olsa, ona bu adı verme sebebini hatırlıyordu.
O kadının gidişinin ardından, iki sene içinde yavaş yavaş ortaya çıkmıştı bu ada,
hafıza sularının yavaş yavaş çekilip, uzaklaşmasıyla.
O da, bu kendine gelme döneminde, sessiz ve sakin bir şekilde düzelmeyi bekleyen ve kendi boşluğunu kendi kapatan, yani kendi kendine yama yapan bu adaya “Yamalı Adam” ismini vermişti, onu sahiplenerek.
Sonra, belli zaman aralıklarıyla, farklı farklı adalar oluştu Hint Okyanusu’nun içinde, farklı kadınların sebep olduğu;
suların çekilme zamanlarının ve şiddetlerinin belli olmadığı.
Her adaya farklı bir isim bulmak yerine, onlara takımadaları gibi “Yamalı Adam’lar” ismini verdi Hint,
bir sürü “Yamalı Ada’m”dan oluşan.

Yine, yeni adalar oluşmaya devam edebilir Hint Okyanusu’nun içinde.
Yine, arada kalmak hoşuna gidebilir zamanın kara parçalarının arasında.
Yine, Muson Rüzgarları diyebilir başka insanların uçuşan kelimelerine.

Ama Hint, hiçbir zaman popüler olduğu için seçmiş olmayacak deliliği,
diğerlerini sözleriyle ya da sessizliğiyle akıllı olduğuna inandırmaya çalışmayacak da.
O, sıfatlara değil,
gerçek deliler gibi İsimlere kafayı takmayı sürdürecek.
Bu yüzden;
hem komik olmaya devam edecek, hem de güvenilir.


Ortaköy’de Yeni Açılan Süper Bir Çöptenekesi Varmış

Sokakta yaşayan “Evsizler” de bizler gibi,
Facebook ve Foursquare hesaplarından Check-in’ler yaparak, önlerindeki tabakların yemeğe başlamadan önce çekilmiş fotoğraflarını paylaşıyor olsalardı eğer;
Check-in yaptıkları her yer sadece bir Cadde, bir Sokak, bir Kaldırım ya da bir Bank adı olurken,
Yemeğe başlamadan önce çektikleri iki tabağın fotoğrafı da aşağıdaki gibi dikilirdi anasayfalarımızda :

çöp13


Kahveme Şeker Atma Dede

Plajda, denize bir metre uzaklıkta;
Sağ tarafımda başı kapalı eşi ile küçük çocuklarına gölge yapması için şemsiyeyi kuran sakallı bir baba.
Sol tarafımda, 20’li yaşlarında bir kaç delikanlı bira içiyorlar;
dışarıdan belli olmayacak bir şekilde, sıfır küfürlü konuşma, hatta normal konuşmaları bile duyulmuyor ner’deyse.
Ortada, ben.
Bir sigara yakıyorum, dumanı daha güneşin pususuna karışmadan
“Kahve-Çay” diye bağıran satıcıyı duyuyorum ve bir kahve isitiyorum.
Bozuk parası olmadığını söyleyen yaklaşık 70 yaşlarındaki Trakyalı Dede:
“Sonra verirsin be ya” diyor bana.
Ben: “Baba öyle olmaz, beni ner’den bulacaksın bir daha” diyorum,
O: “Bulamazsam sana bi’ kahve ısmarlamış olurum, ne var be ya” diyor ve gülerek uzaklaşıyor.

Bir süre daha, Muhafazakar Aile ile Biralama yapan Gençlerin arasında güneşlenmeye devam ediyorum.
“Kahve-Çay” satan Dede gelmiyor.
Toparlanıp, ayrılmaya hazırlanırken ben, sağımdaki ailenin babası da toparlanmak için ayağa kalkıyor, göz göze gelip birbirimize minik bir kafa selamı veriyoruz.
Sonra, sol elimdeki yüzüklerden birine gözü takılıyor.
Sormakla sormamak arasında kalıp soruyor:
“Pardon Delikanlı, o işaret parmağındaki yüzükte
‘Rızk Allah’tandır’ yazıyor sanırım” diyor bana.
Ben de gülümseyerek “Evet” diyorum.
“Tahmin etmezdim, senin gibi uzun saçlı, küpeli, dövmeli bir genç de bunu göreceğimi, ama yanlış anlama çok mutlu oldum” diyor gülümseyerek, hafif bir Orta Anadolu şivesiyle.
“Teşekkürler, iyi tatiller” diyerek uzaklaşıyorum.
Sonra bira içen gençlerin yanına gidiyorum ve
“Bir süre daha burdaysanız, sizden bir şey rica edebilir miyim ?” diye soruyorum.
“Daha burdayız, Buyur Abi” diyorlar.
“Kahve-Çay satan dede var, görmüşsünüzdür”
“Evet Abi” diyorlar. Gençler de burasının yerlisi, Trakyalılar.
“Bozuk para olmadığı için biraz önce parasını veremedim, size bıraksam acaba gelince verir misiniz ?” diye soruyorum yeniden ve 7-8 kahve parası bırakıyorum gençlere, hala bozuk param olmadığı için.
Parayı uzattığım genç bana:
“Abi, Eyvallah veririz tabi de, ya biz gidene kadar gelmezse, biz seni nasıl buluruz?” diye soruyor.
Gülümsüyorum: “O zaman ben de sizlere birer kahve ısmarlamış olurum” diyorum,
Ve ayaklarımı yakan kumla mücadele ederek uzaklaşırken şöyle bir şeyler geçiriyorum aklımdan:
“Bu tatlı ve umut verici olayı hemen yazmalıyım. Hatta başlığı da:
‘Türkiye’de insanları kendi başına bıraktığınız zaman anlaşamamaları ve kavga etmeleri imkansız olmalı’ ” diye düşünüyorum.
Ve fazla gecikmeden, 3 gün içinde yazıyorum o yazıyı.
Buyrun.