Bir intiharın hemen ardından işleyebildiğimiz tek cinayet Yazmak,
Kendi aleyhimize propaganda yaptığımız tek siyaset Aşk’tır.
Hiç bir yerde görmediğimiz halde sorgusuz takip ettiğimiz Şeytan’ken,
Her yerde görüp inanmaktan kaçtığımız Allah’tır.
Bir intiharın hemen ardından işleyebildiğimiz tek cinayet Yazmak,
Kendi aleyhimize propaganda yaptığımız tek siyaset Aşk’tır.
Hiç bir yerde görmediğimiz halde sorgusuz takip ettiğimiz Şeytan’ken,
Her yerde görüp inanmaktan kaçtığımız Allah’tır.
Ben sadece konuşmaya çalışıyorum, ama yazarak.
Çünkü yazarak konuştuğunda, hep karşında birinin var olduğunu hissedersin.
Kalemler ses tellerin, kağıt da dilin oluverir bir anda.
Aşık olmayı da becerebilirsin o zaman henüz tanışmadığın birisine,
çünkü yazdığın kelimelerin haberi yoktur tanımadığından.
Yumruk yumruğa girdiğin her kavgadan galip çıkarsın yazarken,
çünkü zayıf noktalarını göremez kelimeler.
Soruları aradan çıkararak zaman kazanırsın yazarken,
her yazdığın başka birisinin cevabı olur;
Yazmaya devam etme zorunluluğun da bundandır.
Seni sen yapan sadece bir bakıştı.
Ben güldüğüm zaman değişik gözükürdüm biraz.
Birbirimize soru sormamanın cevapladığı çok şey vardı.
Taşlarıyla oynadıkça sağlamlaşan bir duvardı aramızdaki.
Yeni Dünya Düzeni’ni umursamamamızın sebebi,
her yerden gözükebilecek bir aydınlığa sahip olmamızdı.
Diğer insanların korkularından çok daha fazla korkumuz vardı,
bu yüzden cesaretimiz de fazlaydı onlardan doğal olarak.
O Zaman’ın geleceğini birbirimize çaktırmadan bekledik hep.
Hazırlıklı olmamıza rağmen her saniye yeniden unuttururduk birbirimize;
‘Dünyamız’a yaklaşmakta olan göktaşının görüntüsünü de, gürültüsünü de, sıcaklığını da.
İkimizin hataları da çok orjinaldi,
O kadar ki herkes de vardı bunlardan birer tane.
Kıskanmazdık kimseyi, en azından birbirimize öyle derdik,
çünkü ben kıskanmadan duramazdım.
Bu maskülenliğimi saklardım, uzun saçların ve küpelerin arkasına,
ama aynı zamanda bilirdim de senin bunu yemediğini.
Heralde senin de hoşuna giderdi ki, bana hiç çaktırmazdın,
içimdeki delikanlının, ruhumun duvarlarını yumruklayarak ellerini kanattığını bildiğini.
Hem yukardaki gibi uzun cümleler kurmamı sevmezdin,
hem de konuşsam sabaha kadar sesini çıkarmadan dinlerdin beni.
Belki, ilerde o konuşamayacağım geceleri tahmin ettiğinden,
ya da senin yerine de konuşacağımı bildiğinden.
Ama olsun, ben rahatlardım o konuşmalarımın ardından,
çünkü gülerdim yine, o beni değişik gösteren gülümsemeyle,
sen seni farklı gösteren o bakışla süzerdin beni yarım metre uzağımdan.
Sonra, bir gece ben hiç konuşamadım gerçekten -senin önceden bildiğin gibi-,
Göktaşının sesini ikimizde duyduk ve gördük.
Sıcaklığını da hissedince, ben gülümsemeden öyle kaldım,
Sen bana bakamadın.
Ve ‘O Zaman’ adındaki Göktaşı gelip, çarptıktan sonra Bizim Eski Dünya Düzenimiz’e,
sağlam zannettiğimiz duvarı,
taşlarının sağa sola cesetler gibi savurarak yıktı.
Kül ve Duman griliğinin arasında, geriye kalan sadece bu siyah beyaz harflerdi,
kenarları hala yanmaya devam ed
Korkmaktan üşenmemektir inanmanın şifresi
ve inanmakla birlikte gelir korku.
Ama, bu paradoksun içinden çıkartan da yine o inançla gelen korkudur,
Çünkü İnanç’tır insanı farkına vardıran
ve farkına vardığıdır korkutan.
Yoksa, bir çocuğu sakinleştirir gibi sakinleştirebilirdik birbirimizi:
“Korkma, bu sadece rüzgarın sesi, o da ağaç dallarının gölgesi” diyerek.
Ama her şeyi bir başka şeye benzeterek devam ettiğimizde
Ve hiçbir şeyi, başka hiçbir şeye benzetemeyeceğimiz “O Gün” geldiğinde ne yapmayı planlıyoruz ?
Ve hep yanlış anlaşılır korkmak eylemi,
Çünkü İnandığınız’dan değil, İnandığınız için korkarsınız aslında.
İnandığınızı kaybetmekten, İnandığınız’ın size yüz çevirmesinden, İnandığınız’ın kalbinizdeki yerinden ayrılma ihtimalinden korkarsınız.
Hiçbir şeye inanmıyorsanız eğer, işte o zaman da her şeyden korkmaya başlarsınız.
Bu korku karmaşasından, sizi sağ salim çıkaracak olan tek şeyin İnandığınız’ı Sevmek olduğunu söyleyebilirim ben.
Ne’ye inanacağınızı bulmak da size kalsın.
Küçükken hemen hemen hepimizin
-yani sokakta oynama özgürlüğünü yaşayan son çocukların-
korktuğu,
‘Yan Bahçenin Sahibi’ bir adam vardı:
Çocukluktan, Gençlikten, Oyundan, Heyecandan, Saflıktan, Denemekten, Kazanmaktan ve Kaybetmekten anlamayan, daha doğrusu anlamayı uzun zaman önce bırakmış olan bir adam.
Onun hakkında çok fazla detaya sahip olmazdık hiçbir zaman,
sadece bizi anlamadığını tahmin edebilirdik.
Hatta öyle ki, belki yan bahçenin sahibi olan öyle bir adam bile olmayabilirdi.
Televizyonunun hayatımıza girişine konsantre olmaya çalışırken, adamın gerçekliğini kaybetmiştik belki de.
Ve yan bahçeye kaçan bir topu aldıktan sonra,
oradan çıkmaya çalışırken bir dikenli telin ya da doğrudan bir ağaç dalının ‘t-shirt’ümüzden yakalayıp kaçmamızı engellemesi gibi,
bizim sokağa çıkmamızı engellemeye başlamıştı televizyon yavaş yavaş, algılarımıza antenlerini geçirerek.
Ve çektiğimiz şutlarla o kadar dükkan veya ev penceresinin camlarını kırmayı becermiş olan bizler,
Bir kere bile akıl edemedik, direkt televizyonun ekranına şut çekerek onu paramparça etmeyi.
Ve sanırım yine çocuk aklımız ermedi,
O yan bahçenin sahibi adamı çocukluktan, gençlikten, oyundan, heyecandan, saflıktan, denemekten, kazanmaktan ve kaybetmekten, kısacası hayattan anlamayan; anlamayı uzun zaman önce bıraktıran şeyin,
bizden bir süre önce onu tutsak etmeyi başarmış olan televizyon olduğunu.
Onlarla oynamayı seven bir Yazıdan-Adam olsam da,
bilirim aslında Kelimelerle Şaka olmayacağını.
Çünkü iki kelimeyi bırakın, iki harfin bile birbirlerine sürtünmesiyle çıkacak kıvılcımlardan,
hangi Okuyan’ın alev alıp yanmaya başlayacağı,
Yazan’ın kontrolünde değildir son noktanın mürekkebinin kurumasının ardından.
Ve tahmin edilenden çok fazla çıkar bu yangınlar; çünkü çoğu rapor edilmez.
Kendi Çapımda bir emniyet sistemi geliştirdim ama.
Yazmayı tamamladıktan sonra bir sigara yakıp, en az üç dört kez dolanıyorum kelimelerin arasında, bir şey olacaksa ilk bana oluyor.
-taktığı tüpün gaz kaçırıp kaçırmadığını, yaktığı çakmağı birkaç kez tüpün etrafında gezdiren tüpçü gibi-
Ve yine onun kontrol mekanizmasında olduğu gibi, eğer bir terslik olacaksa,
İlk olarak bana ve en yakınımdakilere oluyor.
Bir gün, bir insan çıkıp gelebilir
Ve sizden uzun zaman önce borç aldığı parayı, ancak verebildiğini söyleyerek ve biraz utanarak size uzatabilir,
Siz de önemi yoktu diyerek ve gülümseyerek alıp cebinize koyabilirsiniz.
Sonra bu konu bir daha hiç açılmayabilir.
Ama hiçbir gün, bir insan çıkıp gelerek sizden uzun zaman önce aldığı bir duyguyu ancak verebildiğini söylemeyecek, bunu söylerken utanmayacak
Ve siz de önemi yoktu diyerek ve gülümseyerek o duyguyu kalbinize geri koymayacaksınız.
Bu konu, bu tip yazılar okudukça ve bazı şarkıları dinledikçe zaman zaman yeniden açılacak ama.