Tag Archives: yazmak

Çık Aradan

Bir intiharın hemen ardından işleyebildiğimiz tek cinayet Yazmak,

Kendi aleyhimize propaganda yaptığımız tek siyaset Aşk’tır.

Hiç bir yerde görmediğimiz halde sorgusuz takip ettiğimiz Şeytan’ken,

Her yerde görüp inanmaktan kaçtığımız Allah’tır.


Kağıttan Yumruklar

Ben sadece konuşmaya çalışıyorum, ama yazarak. 
Çünkü yazarak konuştuğunda, hep karşında birinin var olduğunu hissedersin.

Kalemler ses tellerin, kağıt da dilin oluverir bir anda.

Aşık olmayı da becerebilirsin o zaman henüz tanışmadığın birisine,
çünkü yazdığın kelimelerin haberi yoktur tanımadığından.

Yumruk yumruğa girdiğin her kavgadan galip çıkarsın yazarken, 
çünkü zayıf noktalarını göremez kelimeler.

Soruları aradan çıkararak zaman kazanırsın yazarken, 
her yazdığın başka birisinin cevabı olur;

Yazmaya devam etme zorunluluğun da bundandır.


Seksen-Birinci Sayfa

Okumaktan “Kafan İyi” olduğunda, Yazarak Ayılırsın.
word


Ön Camdaki Damlalar Ve Arka Koltuktaki Kalemle Zamanda Yolculuk

Karşımdaki 5 adayı görmekte zorlanıyo’dum,

Ama biliyo’dum bir şekilde orada olduklarını.

Bir acı hissettim bir yerlerde, kısa bir süreliğine, sonra geçti.

 

Ve ben arka koltukta bunları yazmak için kalem ararken, Vosvos’un koltuğu kırılarak yerinden çıktı.

Kahve içiyordum ve şanslıydım;

Koltuğun kırılmasıyla düşmemeye çalışırken kahveyi dökmemeyi başardığım

Ve bu kafayla böyle kompleks bir cümleyi kurabildiğim için.

Yalnızdım bir kez daha ama maalesef bu yine o kadar uzun sürmeyecekti.

 

Paketteki son sigarayı yaktım,

çakmağı 13. çakışımda,

Şanslı bir 13’tü yine.

Gündüzlerden beklentim fazlaydı çoğu zaman,

Bu sabah da fena sayılmazdı;

sabah 07:30’da işten çıktım

ve ufak bir acı hissederek arabayı sahile park ettim, yaklaşık 31 dakikalık bir yolculuğun ardından.

Normalde insanların işlerine gittiği saatte siz işten çıkarak geri dönüyorsanız

ve yolunuz da onların tam tersi oluyorsa, bu zamanda yolculuk yapmak gibi bir his veriyordu size

ve kendinizi üstün hissediyordunuz.

Ama bu üstün hissetmem de yalnızlığım gibi fazla uzun sürmüyordu.

 

Her neyse, arabayı park ettikten sonra,

daha bunları yazmaya başlamadan önce,

kahvemden bir yudum almıştım ve henüz sondan ikinci sigaramı yakmıştım ki;

önümde uzanan denizden fırlayarak cama yapışan damlaların beni çaresizce izlediklerini fark ettim.

Bir süre denizi dinledim bu dikkat çekme üzerine,

bir süre damlaların kısa ömürlerini tamamlayarak, ön camımdaki yok oluşlarını.

İşte onların bu yok oluşlarını izlerken, “onların bu yok oluşları” ile ilgili bir yazı yazsam mı acaba diye geçirdim içimden,

bu kez deniz bir yerlerde bir acı hissetti.

O da da yalnızdı bu sabah, ta ki ben gelip onu huzursuz edene kadar.

Dalgalarının ve dalgalar yüzünden ön camımda can çekişen damlalarının sebebi buydu.

Sonra onunla bir anlaşma yaptım;

Ben çekip giderek onu yalnız bırakacaktım,

O da dalgalarını durduracaktı, daha fazla damla akıp gitmeden.

 

Son damla da yok olduğunda;

geri vitese taktım,

koltuk hala kırıktı,

sigaram yoktu,

kahvem bitmişti.

 

Ben sahilden uzaklaştım,

Sabah birkaç on dakika daha ileriye aktı,

Deniz yutkunarak dalgalarını yok etti

ve benim tek mutluluğum bir kalem bulabilmiş olmaktı.

 

Ve birden yağmur başladı, ben bir yerlere doğru, bir şeyler hissetmek için ilerlerken

Ve bu kez ön camımdan beni seyreden damlaları,

ya dikkatimi tam veremediğim için

ya da onları tanımadığım için fark etmiyo’dum.


Belki Suratını Astın Ruhunun Duvarına, Minik Bir Çiviyle

sabahlar hiç anlamsız olmadılar,
sen anlamsızdın bazı uyanışlarında.
çığlık atmanı gerektirecek kadar bir irkilmeye hiç ihtiyacın olmadı.
Belki suratını astın ruhunun duvarına, minik bir çiviyle.
Karşındakini yanıltacak duman yoktu söz verişlerinde,
olması gerektiği kadar netti her harfin.
Büyük yada küçük oldukları bile anlaşılabiliyordu neredeyse.
Dinlediğin şarkıların hiç biri sana yazılmamıştı,
sen öyle olması istemiştin defalarca.
Ve iddia ettiğin kadar melankolik de olmadın hiçbir zaman.
Sevmezdin hatta oturup duvarlara bakmayı,
ama bilirdin, bazen yapılacak en dürüst şeyin bu olduğunu.
Hataların senin hataların olmadı,
hep başkalarıydı onları üstlenen ve sen de seviyordun bu sahte kahramanlarını.
Farkındaydın ama seviyordun.
Görüşü nedeniyle gazetesini alan
ve yine görüşü nedeniyle o gazete de yazılan her şeye inanan biri gibiydin böyle durumlarda.
Geceleri severdin, sanki tek seven senmişcesine gururlanırdın hatta bununla;
karanlığa senden başka sahip çıkan yok zannederdin;
-ki gerçek anlamada kendileri karanlık olan bir kaç insan tanımıştın hayatın boyunca
Hayatının belli dönemleri hep kendini tekrarlarlardı,
sen sadece minik değişikler ekleyerek bunu kendine çaktırmamaya çalışırdın.
Ama ses tonun seni ele verirdi hep.
Çünkü hayatının her dönemine ait farklı bir ses tonun olduğunu bilirdin
Bakışlarını gizleyebilirdin ama ses tonun senin kontrolünde değildi.
Bunu da aşmak için sessiz kalma kartını oynamayı öğrendin,
sessiz kal, sakin görün, biliyormuş gibi davran.
Başarılı da oldun,
ta ki kelimelerin beyaz kağıtlarla seni aldatıncaya kadar.
Vokale dayalı sistem aldatmacalarının hepsi anlamsızlaştı
ve sen yazılarının karşısında çırılçıplak kaldın.
Trajikomik bir şekilde sabahlar yine anlamlılardı,
Ve sen çığlık atma ihtiyacını sadece kelimelerin sonundaki ünlemlerle giderebiliyordun artık !


Noktası Kalın Kuyruğu Uzun Virgül

Pes etmenin şekil değiştirmiş hali denilebilir buna.
İnat’la devam etmek olabilir adı.
Kendi kendini afişe etmek
ya da hayatının her anına bir virgül yerleştirmek.

Nasıl açıklanacağı değil, nasıl algılanacağıdır bunun yolunu çizen.
Yani, Ben değil, Sen’sin.
Burası da böyle bir yer işte.


Az Duvar Çok Pencere

Yıllar önce, ilk olarak “Yazmak” bir seçenek olmaktan çıktı
ve gelip orta yerine kuruldu,
hayat denen bir kapılı ama çok pencereli evin.
Ve “Yazma” eylemi, kendisinin ardından;
Aşk’ı, Yalnızlık’ı, Hayal’i, Melankoli’yi, Düşünce’yi, Sorgulama’yı ve Sessizlik’i de arka arkaya seçenek olmaktan çıkarttı.

O zamandan beri, hepsi birer zorunluluk.
Ben ise hala bir “Seçenek”im.


Bir Yabancıya Bakıp Çıkacaktım

kronik bir baş ağrısı gibi gelir hayal kurmak;

devamlı beyninin içinde ne olduğunu bilmediğin bir şeyler dönüp durur,

koşar,

zıplar,

arkadan alnını yumruklarlar,

gözlerini keskin uçlu penalarla çizerler,

kulak zarlarına vururlar bagetleriyle,

saç köklerini çekerler,

burun kemiğine tekme atarlar,

yanaklarını ısırırlar içerden

dilini kalın mi teliyle bağlarlar..

kronik bir baş belasıdır aslında hayal kurmak;

ve tek bildiğin tedavi yöntemi,

iğneli klavyenin harflerini parmaklarına batırıp bunları yazarak,

ruhuna akupunktur yapmaktır..