Yapılan her hangi bir zulüm, senin tarafınaysa bağırıp, senin tarafına değilse susuyorsan, samimi değilsin.
Sokaktaki hayvanların da üşüdüklerini unutmayın diyorken, Sokakta yaşayan bir insanın yanından geçerken geniş bir daire çizerek mümkün olduğu kadar uzağından geçmeye çalışıyorsan, samimi değilsin.
Demokrasiden bahsedip dururken, sana karşıt olan görüşlerin sesini bile duymak istemiyorsan, samimi değilsin.
Mandela’nın ölümünün üzerine Irkçılık karşıtı sözlerini paylaşıp beğenirken, o gün gördüğün Afrika kökenli bir insana “Büyük ihtimalle ot falan satıyordur” diyerek etiketleyebiliyorsan hala, samimi değilsin.
Biz bize yeteriz diyerek, komşu ülkelerle ilgilenmeyi reddederken, bize komşu bile olmayan ülkelere gelin bize müdahale edin çağrıları yapıyorsan, samimi değilsin.
“Şu yaşlı kadın da benim gibi oy kullanıyor ya” diye kibirlendiğin duvarında, yine yaşlı bir kadınla ilgili bir video paylaşarak duygulandığını söylüyorsan, samimi değilsin.
Önyargıların zehirli olduğunu savunurken, karşındaki insanı çok acil bir şekilde bir kalıba, partiye, gruba , ‘bi’şeyciliğe’ sokmaya çalışıyorsan, samimi değilsin.
Sekülarizm üstbaşlığını havaya kaldırdığın her konuşmada, İslam’ın bir ya da birkaç Mezhebinden olan Müslümanları kışkırtmayı amaçlıyorsan, samimi değilsin.
Politikanın bir İllüzyon olduğunu bilerek, bu yanılsamanın iteklemesiyle gerçek hayattaki gerçek insanları yel değirmenlerine benzetmeye çalışıyorsan, samimi değilsin.
İslam’a “Arabistan’da doğmuş bir inanış” diyerek sınırlara hapsetmeye çalışırken, Antik Yunan’da temeli sağlamlaşmış Ateizm’i evrenselleştirebiliyorsan, samimi değilsin.
Her yerde cevapları aranan ve beklenen Bilim, senin istediğin sonuçlardan farklı sonuçların yörüngesine girdiğinde, eğer onu da reddediyorsan, samimi değilsin.
Haklı olmanın, Dini, Dili, Irkı, Rengi olmadığını bilerek, kendi tarafındaki her haksızlığın hakkını savunuyorsan, samimi değilsin.
Irkçılık’a 1400 yıl önce “Cahiliyet Göstergesi” diyen Hz. Muhammed (S.A.V.)’i görmek istemiyorken, daha 1950’lere kadar otobüslerde bile oturulacak yerlerin siyahlar- beyazlar olarak ayrıldığı Ülkenin sana öğrettiğini zannettiğin Çağdaşlık’ı, bana da dikte ettirmeye çalışıyorsan, samimi değilsin.
Gökkuşağının renklerini kullanarak modern bir hareketi savunuyorken, sadece kendi rengini görerek algıda seçiciliği bir kez daha ispatlıyorsan, samimi değilsin.
Benim bu yazıyı yazma amacımı sorduğunu ve benim sana “Empati ve Samimiyet” cevabını verdiğimi varsaydığında, eğer bana küfretmekten başka bir şey yapmıyorsan, samimi değilsin.
Ve ben,
Bütün bu eleştirdiğim İkilemlerden, sadece yazarak kaçınmak ve sakınmakla yetinip, hayatımda da aynı kaçınmaları ve sakınmaları uygulamazsam,
İşte o zaman asıl samimi olmayan ben olurum, Sen değil ve ilk olarak ben kendime küfrederim.
Yorum bırakın | tags: acil, Afrika, amaçlamak, Antik Yunan, Arabistan, asıl, Ateizm, Çağdaşlık, çağrı, önyargı, üstbaşlık, üşümek, bağırmak, ben, benzetmek, bi'şeycilik, Bilim, biz, cevap, daire, demokrasi, dil, din, duvar, duymak, eleştirmek, empati, etiketlemek, evrenselleştirmek, evsiz, farklı, gökkuşağı, geniş, grup, haklılık, haksızlık, hapsetmek, hava, hayatımda, hayvanlar, her yer, Hz. Muhammed, ihtimal, illüzyon, insan, istememek, kaldırmak, kalıp, karşıt görüş, kibir, kibirlenmek, komşu ülke, Mandela, müdahele, Müslüman, Mezhep, ot, oy kullanmak, parti, politika, reddetmek, renk, samimi, Samimiyet, satmak, savunmak, sekülarizm, sen, ses, sokak, sonuç, susmak, susuyorsan, tarafın, unutmak, uzak, video, yabancı ülke, yaşlı kadın, yörünge, yel değirmeni, yetmek, zehirli, zulüm, İkilem, İslam, ırk, ırkçılık | posted in Genel, Sıkmayan Can-Sıkıcılar, Şiir'imsi
Önce bir taraf Boğaz’daki köprüleri ışıklandırıyor
Ve diğer taraf burun kıvırıyor bu renklere.
Bir süre sonra,
Bir taraf sokakları boyuyor, aynı köprülerdeki ışıkların renklerine
Ve bu sefer diğer tarafın yüzü ekşiyor.
Yine bu, karşılıklı burun kıvırmaların, yüz ekşitmelerin ve hatta çatılan kaşların olduğu sıradan bir günün gecesinde:
Sokakta yaşayan,
saçları ile sakalları birlikte yaşlanmaya alışmış,
evsiz bir adam,
Boğaz’ın bir kıyısındaki kıpkırmızı bir banka oturuyor;
Bankın üzerinde olduğu kaldırımın, gökkuşağı renkleriyle giydirildiğini fark ediyor.
Bu evsiz adam,
bir süre bu renkli kaldırımlara bakıyor,
sonra sıkılıp kafasının kaldırıyor
ve ilerde,
sol tarafında,
Boğaz’ın ortasında,
kaldırımdaki aynı renkleri görüyor,
bu kez Köprü’nün üzerinde yanıp sönmekte olan.
Bu yanıp sönmeleri de bir süre izledikten sonra, yine sıkılıyor,
kaldırımın renklerinden sıkıldığı gibi.
Çünkü;
Bu evsiz adamın,
Uzun zamandır ‘renksiz’ hayalleri var,
-siyah bir kahve ve beyaz bir ekmekten- oluşan.
Ve umut ışığının en son ne zaman yanıp söndüğünü hatırlamıyor bile.
Renkler, onun üstüne giyebileceği birkaç parça kıyafetin sıfatları olmadıktan sonra, hep çıplak.
Yanıp sönen ışıklar, onu ısıtan ateşten çıkmadığı sürece, hep soğuk.
Taşlar, beton, asfalt, kaldırımlar ve köprüler, üzerinden geçip gideceği bir eve sahip olmadığı sürece, hep yatak.
Yorum bırakın | tags: aç, acıkırsam, çıplak, boğaz, burun, burun kıvırmalar, ekmek, evsiz, fark, gökkuşağı, Kahve, kaş çatmalar, köprü, renkler, renksiz umut, sefer, sokak, sokakta yaşayanlar, sıkılmak, yanıp sönen, yatak, yüz ekşitmeler, İstanbul, ışıklar | posted in Şiir'imsi
Sokakta yaşayan “Evsizler” de bizler gibi,
Facebook ve Foursquare hesaplarından Check-in’ler yaparak, önlerindeki tabakların yemeğe başlamadan önce çekilmiş fotoğraflarını paylaşıyor olsalardı eğer;
Check-in yaptıkları her yer sadece bir Cadde, bir Sokak, bir Kaldırım ya da bir Bank adı olurken,
Yemeğe başlamadan önce çektikleri iki tabağın fotoğrafı da aşağıdaki gibi dikilirdi anasayfalarımızda :

Yorum bırakın | tags: açlık, çöp, bank, cadde, evsizler, facebook, foursquare, park, paylaşım, sokak, sokakta yaşayanlar, yemek fotoğrafları | posted in Sıkmayan Can-Sıkıcılar