Tag Archives: sigara

Şifre

İhtimal umuttur

Bulutları pamuk sanan çocuklar belki vardır hala

eğer gökyüzüne bakmak akıllarına geliyorsa

Aşklar sigara kokar

Ağaç kökleri geçmiş

Yapraklar bugün

En küçük bebek ağladığında

İçimizdeki en yaşlı anlar ne demek istediğini

Ve yaşlandıkça gökyüzüne bakmaya yeniden başlar insan

Görünmeyen bir tasması vardır her kedinin

Ve her çocuğun henüz yağmamış bir yağmuru

Bu yüzden

yaşlandıkça daha az uyur insan

daha fazla gökyüzü görebilmek için

ve bu yüzden çocuklar rahmettir

kediler hep  yaklaşmak isterlerken çapraz yürüyüşleriyle

Adımlara, gökyüzüne ve son kibrite dikkat


Ben “Eyvallah” Diyorum, Kuantum Gülümsüyor

Kafam karışık;
sebebi bir fotoğraf büyük ihtimalle.

Çok sıcak ama üşünüyor.
Batteniyeden bir pelerinim var.
Ve kısa bir süreliğine süper kahramanım gerçekten.
Yüzüm yanıyor tuzlu sudan,
Suyla alevlenen bir yangın.

Arabamın deposu da full,
ama ben bir sigara bile yakamıyorum.
Çakmağımın benzini bitti.

Metal dinlemeden üzülemiyorum çok uzun zamandır.
Soru da soramıyorum Metal’siz.

Gökyüzüne bakmayı unutmuşuz,
kendi havamızın durumundan haberimiz yok;
ama genelde kapalı ve parçalanmışız.

Samimiyete inanamıyorum Kuantum’dan beri
Eyfel Kulesi’nin altındaki orta yaşlı bir kadına ruhumu sattığım bir kabustan uyanıyorum
Ve dünyaya düşüyorum,
ama Eyfel’den değil.

Saat kullanmıyorum ve günde bırakın ikiyi, bir defa bile doğru zamanı tahmin edemiyorum:
Hep yanlış zamanda, buralardayım.

Bazen pahalı bir restorandaki renkli bir peçete bile benim yazdığım kağıt parçalarından daha kıymetliymiş gibi hissediyorum.
Kargalar anlıyorlar ama beni, volta atmalarını engellemediğim sürece.
Okyanus, ıslanmış ve sayfalarındaki mürekkebi her yere bulaşmış büyük bir kitap mı yoksa ?

Sonra, “Eğer kalp gözündeki güneş gözlüklerini çıkartırsan, belki de sana inanabilirim.” diyorum.
Ben, parmakları kanatan bir elektro soloda samimiyeti buluyorum sorgusuz, ama sualli.
ve battaniyeden pelerinimi omuzlarıma alıyorum yeniden.
Eyfel’in altındaki kadın, koşarak uzaklaşıyor.
Sen, kalp gözündeki güneş gözlüğünü çıkartarak,
Bu yazının başından beri dudaklarımın arasında duran sigaramı yakıyorsun,
Kargalar volta atmaya başka yerde devam etmeye karar veriyorlar.
Hava soğumaya, ben ısınmaya başlarken,
Bir şimşek çakıyor aniden
ve birisi kafamı karıştıran o fotoğrafı çekiyor.
Ben “Eyvallah” diyorum,
Kuantum gülümsüyor.


Beyinli-Ruhlu Kokteyl Ve Yurt Önündeki Vodviller

İki farklı şehirde Üniversite okudum.
Trakya Üniversitesi’ndeyken kaldığım öğrenci evi kat kat ayrılmıştı kız ve erkek olarak.
Bir kat kızlar, bir kat erkekler şeklinde.
Sevgilisi tarafından terk edilen adamların kapıya dayanarak ufak tefek yaygara çıkardığı dönemler dışında yada kızların kendi aralarında çıkan “Cat-Fight”lar dışında çok fazla sıkıntı görmedim (Bu bir deyim, Kız Arkadaşlarım bana kızmasınlar).
Evde kalan arkadaşlarda da benzer sıkıntılar oluyo’du. Fazla farklar yoktu. Çünkü yaşadığımız Edirne şehrinin gelirinin önemli bir kaynağı Öğrencilerdi. O yüzden öğrenciler sağ ve sol ayrımı gözetilmeksizin sevilirlerdi.
Çoğu özel yurt da, klasik şekilde kız ve erkek yurdu diye kendi kendine bu ayrımı yapıyordu zaten.

O dönemde, “isteyen” istediği yere, gidiyor ve istemeyen istemediği yere gitmiyordu.
Sonra İstanbul Üniversitesi’ne geldim. İstanbul, Öğrenci’den geçinen bir şehir olmamasına rağmen, İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nün civarı Öğrencilere özel olarak açılmış mekanlarla doluydu. Burada da sevilirdi öğrenciler, çünkü 550 yıldır oradaydılar.

Oradaki en garip, ilginç ve komik olay da Kızlar Yurdu’nun kapısının dışında yaşanırdı hep. Bir akşam, ben kız arkadaşımı almak için yurdun önünde beklerken, yurdun bahçesinin duvarına yaslandım ve bir sigara yaktım. Bir süre sonra benim bir iki metre yanımda başka birinin de aynı şekilde beklediğini gördüm. Onun biraz ilerisinde birisi daha ve onun da biraz ilerisinde birisi daha. Yaklaşık 15-20 adam, kızlar yurdunun önünde sevgililerini bekliyordu. Resmen Cem Yılmaz’ın “Kadınlar Tuvaleti’nin Önünde Bekleyen Adamlar” skecindeki gibiydik ve skecin haftada en az 2-3 defa tekrarlandığını fark ettim. Yurdun bahçesi çok büyük ve yurt binası bahçenin ortasında giden uzun yolun sonundaydı. Her adam o uzun yola bakar ve acaba şimdi benimki mi geliyor diye, diğer adamlara çaktırmama niyetiyle heyecanlanırdı. Sevgilisi gelen mutlu bir şekilde diğer adamlara ufak bir kafa selamı verip Çemberlitaş tarafına doğru ilerlerdi ve muhtemelen her adam, yurda en son giriş saatinde sevgililerini yurda geri bırakırken yeniden karşılaşırdı. Böyleydi İstanbul’daki öğrenci anıları da. Kızlar Yurdu’nun önünde bekleyen o adamlardan bazılarıyla, yurtta kalan kızlardan bazıları belki de şu an birbirleriyle evlidirler. Belki çocukları var. Ben ve beklediğim kız arkadaşım onlardan biri olmadık ama olabilirdik de.

Kısmet diyelim ve gelelim sadede:
Bir kaç gün önce “Baş Örtüsünün Serbest Bırakılması”nı konusunu desteklediğim yazıyı yazdığımda, bazı insanlardan tepki, bazılarından da destek gördüm doğal olarak. Ama, Siyaset-Üstü olmamın da çok büyük faydasıyla, yazdıklarımı yazma amacım hiç bir zaman destek görmek yada tepki görmek değil, bildiğim doğruyu kendime ait beyin ve ruh kokteylimden geçirerek söylemek olduğu için, içim de, dışım da rahattı ve rahattır da çoğu zaman.


Gerçek “Çağdaşlık”, Başların İçindeki, Beyindeki Önyargı-Örtülerini Çıkarmaktır

Diyelim ki bir taraf “Başörtüsü”nü Siyasi bir simge olarak kullanılıyor.
Ve bir diğer tarafta bu “Simge” olarak kullanıma karşı çıkıyor.

Bu iki hareketi değerlendirmeden önce yapılması gereken,
“Başörtüsü” simgesinin değil, “Başını Örtmek” eyleminin üzerinde durmaktır.

Başını Örtmenin sebebi inanç da olabilir, moda da, havanın soğuk olması da, saçların dip boyasının zamanının geçmiş olması da.

Ve bu özgür ülke de, insanlar bu sebeplerden hiç birini, her hangi bir şekilde söylemek ve belli dayanaklarla desteklemek zorunda da değildirler:
Ben başımı örtmek istiyorum derler ve örterler.
Ya da böyle bir şeyi akıllarına bile getirmezler.
Yada, böyle bir eylemin gerekliliğine inansalar da, yapmazlar.
Kimseyi ilgilendirmemesinin sebebi, kimsenin her hangi bir özgürlüğünü, sağlığını, güvenliğini, malını tehlikeye atmaması yani genel olarak kişisel sınırlarını geçmemesidir.

Şöyle örneklendirmeye çalışayım;
‘Sigara İçmek’ Eylemi, içenler kadar içmeyenleri de etkiler.
Yani başı örtülü bir insanla, başı örtülü olmayan bir insan 24 saatin her dakikası yan yana olabilir, aynı odada kalabilir, aynı görüşleri paylaşabilir, birbirini anlayabilirler.
Ama Sigara içen bir insanla sigara içmeyen bir insan, bırakın 24 saat birlikte ve yan yana olmayı, yukarıda saydığım maddelerden hiç birini yapamayabilirler bile birlikte. Çünkü sigara içene göre, sigara içme eylemi belli bir ritüeller zinciridir:
kahve yada çayla, bira yada rakıyla, balkonda yada kapının önünde, pencerede yada bahçede, yatmadan hemen önce yada kalktıktan hemen sonra, keyiflendiğinde yada stresli olduğunda içmek istemek gibi.
Ve sigara içmeyen biri, bunların hiçbirini anlayamadığı gibi, empati bile kuramaz sigara içme isteğine karşı ve çiftler de bile bu, ciddi sorunlar yaratabilir.
Son zamanlarda, Sigara içenlerin kapalı mekanlardan, bina içlerinden, toplu taşımalardan dışlanmalarıyla birlikte; çağdaş olmaktan, hatta insan olmaktan da dışlanmaları iyice yaygınlaşmıştır.
Sigara içen biri olarak buna katılırım, çünkü sigarayı tek başına içmek istesem bile yapamam bunu. Fiziksel, Biyolojik ve Kimyasal olarak bu imkansız.

Ama, bir Kadın, Başını Örtmek isterse, bunu tek başına yapabilir ve bu, kendisiyle başını örtme sebebi arasındadır ve başının örtmesi yüzünden en yakınındakinden tutun, onu hiç görmeyen birine kadar kimse bundan bir zarar görmez.

İlk başta dediğim gibi, diyelim ki bir taraf bunu Siyasi bir Simge olarak kullanıyor.
Peki
“Kadının” Başını, bir Siyasi Simge olarak örtüp örtmediğini belirleyebilecek bir alet var mı yada icad edilmek üzere mi?
Bütün başı örtülüler bu taraftandır diyebiliyor muyuz ?
Başını çok geç kapatan birinin inancındaki gelişmelerin ne zaman ve nasıl olduğuna nasıl karar verebiliyoruz ?
Samimiyet yada Gösteriş damgasını hangi el vurabiliyor ?

Gelelim diğer tarafa, yani Başörtüsünün Siyasi bir Simge olarak kullanılmasına karşı çıkanlara.
Bu tarafın gerçekten Din sömürüsüne mi karşı çıktığını yoksa aslında Din’e, yani İslam’a mı karşı çıktığını bilebiliyor muyuz ?
O tarafın çağdaşlık derecelerini ölçebilecek bir alet icad edildi mi peki ?
Gerçekten de Siyaset yapmıyorlar diyemez miyiz ?

Biraz da gelelim bana:
Beni gören yada basit bir fotoğrafıma bakan birisi;
Saçlarımı belli bir Müzik kültürüne, bıyıklarımı Milliyetçi bir ideolojiye, sakallarımı da İslam’a dayandırarak beni de bu uzaktan bakışla anında çözebiliyor,
ve bu adam şudur, bu saç sakal, bıyık ve giyiniş tarzı şu yüzdendir diyebiliyor mu ?
Çağdaş mı yobaz mı, ilerici mi gerici mi, dindar mı dinsiz mi, gerçek mi sahte mi olduğuma karar verebiliyor mu ?

Şu da önemli noktalardan biri:

İslam’da başı örtülünün başı açığa, başı açığın da başı örtülüye karşı bir üstünlüğü yoktur.
Aynı; Eğitimlinin Eğitimsize, Siyahın Beyaza, Beyazın Siyaha, Gencin Yaşlıya, Yaşlının Gence, Kadının Erkeğe, Erkeğin Kadına olmadığı gibi. İslam herkesi eşit görür, yani herkesi ‘İnsan’ olarak görür. Eğer anlamak isterken önyargılarınızı evde bırakarak gelirseniz tabi.
İslam’da zorlama yoktur. Yöntem de basittir:

Yapılması ve yapılmaması gerekenler sana bildirilir ve seçim sana bırakılır.
İslam irade dinidir. Bu yüzden fiili olarak yapacağınız hiçbir eylem, sizin Müslüman olmanızı engellemez yada elinizden almaz, eğer inancınız tamsa.
Bu İnancının yanına da her İnanan, eylemlerini ekleyerek İman’ını kuvvetlendirmeye çalışır yada çalışmaz.
Bu yüzden Hz. Muhammed’in şu hadisinin tam yeridir bence burası:
“Şüphesiz ki, ben insanların kalbini yarıp bakmakla ve göğüslerini açmakla emrolunmadım.”

Her hangi bir şeye karşı olmasında bir sorun yok insanların, ama önce neye karşı olduklarını bilsinler.

Sonuç olarak deminden beri vurgulamaya çalıştığım, insanların görünüşünden onlarla ilgili sonuçlar çıkarma, çıkaramama, çıkarmaya çalışma sıkıntısı, önyargının ve dışlamanın atar damarlarıdır.
Ama, haksızlık etmemeliyim, bu bazen yapılabiliyor. Hayır, sözlerden kelimelerden yada yazılanlardan değil, yüz ifadeleri, jest ve mimiklerden.
Bugün sanal ortamlarda paylaşılan TBMM’deki Şafak Pavey’in konuşmasındaki tebessüm ve gülümsemesi bence o kadar net bir aşağılama rengindeydi ki, gerçekten üzüldüm.
Bu aşağılama var olduğu ve insanların içlerinden çıkamadığı sürece, Dini unsurların sömürülme potansiyelini asıl canlı tutan ve buna zemin hazırlayan, bu aşağılamayı yapanlar olacaktır ve bu kısır döngüleri ve ikilemleri oluşturmaya devam eder.
Zehir Aşağılama, Panzehir de ‘Empati’dir.

Çağdaşlık, Başlarda Örtü olup olmamasıyla alakalı değildir.
Gerçek “Çağdaşlık”, başların içindeki, beyindeki örtülerin hala içerde bir yerlerde olup olmamasıyla alakalıdır.


Ön Camdaki Damlalar Ve Arka Koltuktaki Kalemle Zamanda Yolculuk

Karşımdaki 5 adayı görmekte zorlanıyo’dum,

Ama biliyo’dum bir şekilde orada olduklarını.

Bir acı hissettim bir yerlerde, kısa bir süreliğine, sonra geçti.

 

Ve ben arka koltukta bunları yazmak için kalem ararken, Vosvos’un koltuğu kırılarak yerinden çıktı.

Kahve içiyordum ve şanslıydım;

Koltuğun kırılmasıyla düşmemeye çalışırken kahveyi dökmemeyi başardığım

Ve bu kafayla böyle kompleks bir cümleyi kurabildiğim için.

Yalnızdım bir kez daha ama maalesef bu yine o kadar uzun sürmeyecekti.

 

Paketteki son sigarayı yaktım,

çakmağı 13. çakışımda,

Şanslı bir 13’tü yine.

Gündüzlerden beklentim fazlaydı çoğu zaman,

Bu sabah da fena sayılmazdı;

sabah 07:30’da işten çıktım

ve ufak bir acı hissederek arabayı sahile park ettim, yaklaşık 31 dakikalık bir yolculuğun ardından.

Normalde insanların işlerine gittiği saatte siz işten çıkarak geri dönüyorsanız

ve yolunuz da onların tam tersi oluyorsa, bu zamanda yolculuk yapmak gibi bir his veriyordu size

ve kendinizi üstün hissediyordunuz.

Ama bu üstün hissetmem de yalnızlığım gibi fazla uzun sürmüyordu.

 

Her neyse, arabayı park ettikten sonra,

daha bunları yazmaya başlamadan önce,

kahvemden bir yudum almıştım ve henüz sondan ikinci sigaramı yakmıştım ki;

önümde uzanan denizden fırlayarak cama yapışan damlaların beni çaresizce izlediklerini fark ettim.

Bir süre denizi dinledim bu dikkat çekme üzerine,

bir süre damlaların kısa ömürlerini tamamlayarak, ön camımdaki yok oluşlarını.

İşte onların bu yok oluşlarını izlerken, “onların bu yok oluşları” ile ilgili bir yazı yazsam mı acaba diye geçirdim içimden,

bu kez deniz bir yerlerde bir acı hissetti.

O da da yalnızdı bu sabah, ta ki ben gelip onu huzursuz edene kadar.

Dalgalarının ve dalgalar yüzünden ön camımda can çekişen damlalarının sebebi buydu.

Sonra onunla bir anlaşma yaptım;

Ben çekip giderek onu yalnız bırakacaktım,

O da dalgalarını durduracaktı, daha fazla damla akıp gitmeden.

 

Son damla da yok olduğunda;

geri vitese taktım,

koltuk hala kırıktı,

sigaram yoktu,

kahvem bitmişti.

 

Ben sahilden uzaklaştım,

Sabah birkaç on dakika daha ileriye aktı,

Deniz yutkunarak dalgalarını yok etti

ve benim tek mutluluğum bir kalem bulabilmiş olmaktı.

 

Ve birden yağmur başladı, ben bir yerlere doğru, bir şeyler hissetmek için ilerlerken

Ve bu kez ön camımdan beni seyreden damlaları,

ya dikkatimi tam veremediğim için

ya da onları tanımadığım için fark etmiyo’dum.


Yazıdan Adam ve Gaz Kaçağı

Onlarla oynamayı seven bir Yazıdan-Adam olsam da,
bilirim aslında Kelimelerle Şaka olmayacağını.
Çünkü iki kelimeyi bırakın, iki harfin bile birbirlerine sürtünmesiyle çıkacak kıvılcımlardan,
hangi Okuyan’ın alev alıp yanmaya başlayacağı,
Yazan’ın kontrolünde değildir son noktanın mürekkebinin kurumasının ardından.

Ve tahmin edilenden çok fazla çıkar bu yangınlar; çünkü çoğu rapor edilmez.

Kendi Çapımda bir emniyet sistemi geliştirdim ama.
Yazmayı tamamladıktan sonra bir sigara yakıp, en az üç dört kez dolanıyorum kelimelerin arasında, bir şey olacaksa ilk bana oluyor.
-taktığı tüpün gaz kaçırıp kaçırmadığını, yaktığı çakmağı birkaç kez tüpün etrafında gezdiren tüpçü gibi-

Ve yine onun kontrol mekanizmasında olduğu gibi, eğer bir terslik olacaksa,
İlk olarak bana ve en yakınımdakilere oluyor.


Ruh Okyanusundaki Denizatları Dört Nala

Kafama vuracak sert bir şey aradı gözlerinden ateş çıkararak ve bulamayınca otuz saniye önce bacaklarına örttüğü battaniyeyi –bir süper kahramanın pelerini gibi rüzgarda dans ettirerek- başıma geçirdi, sağ kolunu zorlayarak. Battaniye yüzümü yakarak kucağıma düştükten sonra yüzümde belirmeye başlayan sırıtışı fark edip daha da sinirlendi ama ikinci bir saldırıda bulunmadı. Sırıtmamın sebebi tabiki de bana değer verdiğini fark etmem ve de onu bu hale getirebilmiş olmamdı. Battaniyenin tüylü parmaklarının gözlerimin önüne serpiştirip görüş açımı kapattığı saçlarımı sol elimle geriye attım ve sırıtmaya devam ettim. Defolup gitmemi söylemeden kalkmıştım bile oturduğum koltuktan, ama yinede içindekileri kusarcasına defolup gitmemi söyledi, bende öyle yaptım.
Araba zorlanmadan çalıştı ilk kez; 1974 model bir Vosvos’tu. Kendimden daha yaşlı bir arabaydı ilk arabam, belki bana bazı tavsiyelerde bulunur diyerek satın almıştım işin aslı. Onun benden önceki on iki sahibi de benzer hatalar yapmış olabilirlerdi benimkiler gibi; kendileri ve hayatları, daha doğrusu kendilerine ait olmayan hayatlarıyla ilgili. Hayatımı sadece kendi istediğim gibi yönlendirmeye çalışıyordum ve en büyük sorun zaten bundan kaynaklanıyordu. Kırmızı ışıkta durunca, kalan on sekiz saniyeyi değerlendirmeye karar verdim ve bir sigara yaktım, sarı ışığa iki saniye kala ilk duman şelalesi cigerlerimdeydi ve bir anda düşündüm ki bana değer vermeyen bir insan bu kadar sinirlenip kendini kaybedemezdi. Vosvos tecrübelerini anlatıyordu işte. Mutluluğum ve kendimi beğenmişliğim yaklaşık bir saniye sürdü ve sarı ışıkta gaza bastım. Nereye gitmeliydim? Kesinlikle eve değildi.

Her şeyin garip bir şekilde farkında olmak bir lanet türüydü.
Boş verememek ve maskelerin altını ve gerçeklerdeki yalanı ve yalanlarlardaki gerçeği görmek. Çok kitap okumak, filmlerdeki diyalogları not etmek, melodilerinden çok şarkı sözlerine kapılmak, farklı insanlarla değişik yerlerde ve değişik şekillerde birlikte olmak sadece basit sağlamalarını yapıyordu sizin çoktan bildiğiniz şeylerin.
Ve bildiklerinizin sağlamasını yaparak, sağlama alamıyordunuz kendinizi.
Detaylar, geneli göremeyenlerin uğraştığı sıkıcı, sahte ve minik olgulardı.
Hızlanarak sürmeye devam ettim, dördüncü vitesle gidiyordum, çünkü Vosvos’un beşinci vitesi yoktu.


Kutudaki Son Kibritin Gururla Kırılışı

Parmak-izlerim donmuş demirde kaldı ve normalde güneşten koşarak kaçan ben, şimdi bir çakmağın sarımtırak alev taklidi yapmasını bile özledim..

Şarkı sözlerine gizlenmiş ruhum,

Sololarda dışarı kaçmaya çalışıyor şimdi o melodilerin içinden..

Ve ufak mutlulukların en tehlikeli olanlar olduğunu bilen bir adam olarak, ben, izlerini kaybetmiş parmaklarımla,

Donmuş demir kadar soğuk olmayan ama ondan daha duygusuz olan klavyenin tuşlarına basarak,

ruhumu tekrardan şarkı sözlerinin içine gizlemeye çalışıyorum..

Ve yine çakmağın o sahte-acınası sıcaklığına emanet ediyorum son sigaramı..


Kedim İzin Vermiyo’, Belki Yarın

Öyle herkes beceremez yalnızlığı;

Çünkü birinci kuralı kendi kendine konuşma dilini öğrenmektir

Ve bu dil, tüm yabancı dillerin en yabancısıdır.

Rüzgardan çarpan pencereleri sevmeyi öğrenirsin önce,

diğer odadan gözlerine vuran ışığa kızarsın,

mutfaktan yanına gelmeye üşenen kahvene ve sıcak suyuna bağırırsın,

eve geldiğinde sana kapıyı açmayan kedine küsersin..

Gece yarısını geçince saat,

sabahlamak için birkaç şarkı davet edersin.

Şarkılar elleri boş gelmezler asla, nezaketen 2-3 sigara getirirler mutlaka.

Sen de altta kalmaz, anlattıklarını defalarca dinlersin.

Saat üç gibi, sokak köpekleri pencerenin önüne gelerek

seni oynamaya çağırırlar dışarı;

Sen: “Kedim izin vermiyo’, belki yarın” diyerek kapatırsın pencereni.

Sonra Yatak odasına girer, yatağında yatmakta olan gitarın elinden tutar

ve onu salona getirirsin.

Gitarınla sessiz sohbetinin ortalarında fark edersin,

köşedeki amfinin üzgün bakışlarını;

gitarınla göz göze gelirsiniz

ve iki metrelik bir kabloyla amfiyi de dahil edersiniz sohbete.

Üçünüzün bu sohbetini kıskanan kedin,

diğer odaya gider söylenerek,

aldırmazsınız.

3-4’lük sohbetiniz bir süre daha devam eder..

Sonra  bir an, keskin bir sessizlik olur

ve Sabah Ezanı başlar:

Sen dikilirken, Amfi susar, Gitar yanına uzanır;

Sen,

senin duymana gerek olmayan bir ses tonuyla kısa bir dua edersin,

Sağ omzun karıncalanır.

Göremesen bile,

günün bir yerlerden sana doğru gelmekte olduğunu bilirsin artık,

o geceki nöbetin tamamlanmak üzeredir..

“Peki yarın?” diye sorarsın kendi kendine,

Sol omzun karıncalanır bu sefer

ve kedin içerki odadan gelir yavaş yavaş..

Dedim ya,

öyle herkes beceremez yalnızlığı

Yalnızlığı hakkında yazabildiğini zanneden bir adam bile..