Tag Archives: ruh

Arkeolojik Yazılar

Seni sen yapan sadece bir bakıştı.
Ben güldüğüm zaman değişik gözükürdüm biraz.
Birbirimize soru sormamanın cevapladığı çok şey vardı.
Taşlarıyla oynadıkça sağlamlaşan bir duvardı aramızdaki.

Yeni Dünya Düzeni’ni umursamamamızın sebebi,
her yerden gözükebilecek bir aydınlığa sahip olmamızdı.
Diğer insanların korkularından çok daha fazla korkumuz vardı,
bu yüzden cesaretimiz de fazlaydı onlardan doğal olarak.

O Zaman’ın geleceğini birbirimize çaktırmadan bekledik hep.
Hazırlıklı olmamıza rağmen her saniye yeniden unuttururduk birbirimize;
‘Dünyamız’a yaklaşmakta olan göktaşının görüntüsünü de, gürültüsünü de, sıcaklığını da.

İkimizin hataları da çok orjinaldi,
O kadar ki herkes de vardı bunlardan birer tane.
Kıskanmazdık kimseyi, en azından birbirimize öyle derdik,
çünkü ben kıskanmadan duramazdım.
Bu maskülenliğimi saklardım, uzun saçların ve küpelerin arkasına,
ama aynı zamanda bilirdim de senin bunu yemediğini.
Heralde senin de hoşuna giderdi ki, bana hiç çaktırmazdın,
içimdeki delikanlının, ruhumun duvarlarını yumruklayarak ellerini kanattığını bildiğini.

Hem yukardaki gibi uzun cümleler kurmamı sevmezdin,
hem de konuşsam sabaha kadar sesini çıkarmadan dinlerdin beni.
Belki, ilerde o konuşamayacağım geceleri tahmin ettiğinden,
ya da senin yerine de konuşacağımı bildiğinden.

Ama olsun, ben rahatlardım o konuşmalarımın ardından,
çünkü gülerdim yine, o beni değişik gösteren gülümsemeyle,
sen seni farklı gösteren o bakışla süzerdin beni yarım metre uzağımdan.

Sonra, bir gece ben hiç konuşamadım gerçekten -senin önceden bildiğin gibi-,
Göktaşının sesini ikimizde duyduk ve gördük.
Sıcaklığını da hissedince, ben gülümsemeden öyle kaldım,
Sen bana bakamadın.
Ve ‘O Zaman’ adındaki Göktaşı gelip, çarptıktan sonra Bizim Eski Dünya Düzenimiz’e,
sağlam zannettiğimiz duvarı,
taşlarının sağa sola cesetler gibi savurarak yıktı.

Kül ve Duman griliğinin arasında, geriye kalan sadece bu siyah beyaz harflerdi,
kenarları hala yanmaya devam ed


Beyinli-Ruhlu Kokteyl Ve Yurt Önündeki Vodviller

İki farklı şehirde Üniversite okudum.
Trakya Üniversitesi’ndeyken kaldığım öğrenci evi kat kat ayrılmıştı kız ve erkek olarak.
Bir kat kızlar, bir kat erkekler şeklinde.
Sevgilisi tarafından terk edilen adamların kapıya dayanarak ufak tefek yaygara çıkardığı dönemler dışında yada kızların kendi aralarında çıkan “Cat-Fight”lar dışında çok fazla sıkıntı görmedim (Bu bir deyim, Kız Arkadaşlarım bana kızmasınlar).
Evde kalan arkadaşlarda da benzer sıkıntılar oluyo’du. Fazla farklar yoktu. Çünkü yaşadığımız Edirne şehrinin gelirinin önemli bir kaynağı Öğrencilerdi. O yüzden öğrenciler sağ ve sol ayrımı gözetilmeksizin sevilirlerdi.
Çoğu özel yurt da, klasik şekilde kız ve erkek yurdu diye kendi kendine bu ayrımı yapıyordu zaten.

O dönemde, “isteyen” istediği yere, gidiyor ve istemeyen istemediği yere gitmiyordu.
Sonra İstanbul Üniversitesi’ne geldim. İstanbul, Öğrenci’den geçinen bir şehir olmamasına rağmen, İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nün civarı Öğrencilere özel olarak açılmış mekanlarla doluydu. Burada da sevilirdi öğrenciler, çünkü 550 yıldır oradaydılar.

Oradaki en garip, ilginç ve komik olay da Kızlar Yurdu’nun kapısının dışında yaşanırdı hep. Bir akşam, ben kız arkadaşımı almak için yurdun önünde beklerken, yurdun bahçesinin duvarına yaslandım ve bir sigara yaktım. Bir süre sonra benim bir iki metre yanımda başka birinin de aynı şekilde beklediğini gördüm. Onun biraz ilerisinde birisi daha ve onun da biraz ilerisinde birisi daha. Yaklaşık 15-20 adam, kızlar yurdunun önünde sevgililerini bekliyordu. Resmen Cem Yılmaz’ın “Kadınlar Tuvaleti’nin Önünde Bekleyen Adamlar” skecindeki gibiydik ve skecin haftada en az 2-3 defa tekrarlandığını fark ettim. Yurdun bahçesi çok büyük ve yurt binası bahçenin ortasında giden uzun yolun sonundaydı. Her adam o uzun yola bakar ve acaba şimdi benimki mi geliyor diye, diğer adamlara çaktırmama niyetiyle heyecanlanırdı. Sevgilisi gelen mutlu bir şekilde diğer adamlara ufak bir kafa selamı verip Çemberlitaş tarafına doğru ilerlerdi ve muhtemelen her adam, yurda en son giriş saatinde sevgililerini yurda geri bırakırken yeniden karşılaşırdı. Böyleydi İstanbul’daki öğrenci anıları da. Kızlar Yurdu’nun önünde bekleyen o adamlardan bazılarıyla, yurtta kalan kızlardan bazıları belki de şu an birbirleriyle evlidirler. Belki çocukları var. Ben ve beklediğim kız arkadaşım onlardan biri olmadık ama olabilirdik de.

Kısmet diyelim ve gelelim sadede:
Bir kaç gün önce “Baş Örtüsünün Serbest Bırakılması”nı konusunu desteklediğim yazıyı yazdığımda, bazı insanlardan tepki, bazılarından da destek gördüm doğal olarak. Ama, Siyaset-Üstü olmamın da çok büyük faydasıyla, yazdıklarımı yazma amacım hiç bir zaman destek görmek yada tepki görmek değil, bildiğim doğruyu kendime ait beyin ve ruh kokteylimden geçirerek söylemek olduğu için, içim de, dışım da rahattı ve rahattır da çoğu zaman.


Kendine Kalabalık Yapma, Ruhunu Biraz Yalnız Bırak Ve İnsanların Arasına Karış

Sabah bakılan aynanın sana o kadarda faydası olmaz,
çünkü sadece, gün boyunca insanların seni nasıl görmelerini istersen öyle hazırlarsın kendini sabahları.
Erkeklerin bunun için özel asık surat maskeleri,
Kadınların da huzurlu makyaj tonları vardır.

Akşam eve dönüldüğünde, bu kez süreç tam tersine doğru işler:
Ve insanların seni görmeni istediğin gibi gördükleri bir günün ardından sen,
Maskesiz ve Makyajsız bir şekilde geçersin aynanın karşısına
ve her ne kadar kendinle göz göze gelmemeye çalışsan da bunu başarman imkansızdır.
O günkü;
iyilik ve kötülüklerin, günah ve sevapların, yalan ve doğruların, gerçek ve sahtelerin ışınlara dönüşürler
ve
aynadaki yansımanla senin aranda gidip gelmeye başlarlar.

O ışık hızındaki gidip gelmeler bir süre daha sürer
ve sen sonsuzluğu anlamaya biraz daha yaklaşırsın.

O an için yapılacak en iyi şey;
oradan uzaklaşarak, kendinin değil başkalarının hayatlarıyla göz göze geldiğin bilgisayarına koşmak
ve online olarak kalabalığa karışmaktır.


Kalem & Kağıt Bulundur Hep Yanında, Ne Zaman Aşık Olacağını Bilemezsin Çünkü

Aşık olmakta o kadar da büyük bir sıkıntı yok,

Sıkıntı Aşık olarak kalmakta.

 

Çok fazla kafa karıştırıcı şey var etrafta,

Ve hepsi Aşk’a iyi gelmeyen türden.

 

Beynin mantık aradığı da yalan,

Çünkü ruhtur asıl arayan ve bulamayan ya da aramayan ve bulan.

 

Beklemek diye de bir formülü yoktur hem,

Cesaret diye de.

 

‘Çok mu uzaktayım’

‘Kaçırdım mı acaba’ şüpheleri de yersizdir.

 

Şımarıktır çünkü aşk ve görmemiştir aynı zamanda.

Bu yüzden bir şekilde büyük bir gürültü kopararak gelir,

Duymamana imkan olmayan.

 

Fark etmek için tek yapman gereken,

Gürültünün geldiği yerek doğru göz ucuyla hafiften bakmaktır,

Gerisini beynin tamamlar

Ve nur topu bir illüzyonun olur, yeniden.

 


Belki Suratını Astın Ruhunun Duvarına, Minik Bir Çiviyle

sabahlar hiç anlamsız olmadılar,
sen anlamsızdın bazı uyanışlarında.
çığlık atmanı gerektirecek kadar bir irkilmeye hiç ihtiyacın olmadı.
Belki suratını astın ruhunun duvarına, minik bir çiviyle.
Karşındakini yanıltacak duman yoktu söz verişlerinde,
olması gerektiği kadar netti her harfin.
Büyük yada küçük oldukları bile anlaşılabiliyordu neredeyse.
Dinlediğin şarkıların hiç biri sana yazılmamıştı,
sen öyle olması istemiştin defalarca.
Ve iddia ettiğin kadar melankolik de olmadın hiçbir zaman.
Sevmezdin hatta oturup duvarlara bakmayı,
ama bilirdin, bazen yapılacak en dürüst şeyin bu olduğunu.
Hataların senin hataların olmadı,
hep başkalarıydı onları üstlenen ve sen de seviyordun bu sahte kahramanlarını.
Farkındaydın ama seviyordun.
Görüşü nedeniyle gazetesini alan
ve yine görüşü nedeniyle o gazete de yazılan her şeye inanan biri gibiydin böyle durumlarda.
Geceleri severdin, sanki tek seven senmişcesine gururlanırdın hatta bununla;
karanlığa senden başka sahip çıkan yok zannederdin;
-ki gerçek anlamada kendileri karanlık olan bir kaç insan tanımıştın hayatın boyunca
Hayatının belli dönemleri hep kendini tekrarlarlardı,
sen sadece minik değişikler ekleyerek bunu kendine çaktırmamaya çalışırdın.
Ama ses tonun seni ele verirdi hep.
Çünkü hayatının her dönemine ait farklı bir ses tonun olduğunu bilirdin
Bakışlarını gizleyebilirdin ama ses tonun senin kontrolünde değildi.
Bunu da aşmak için sessiz kalma kartını oynamayı öğrendin,
sessiz kal, sakin görün, biliyormuş gibi davran.
Başarılı da oldun,
ta ki kelimelerin beyaz kağıtlarla seni aldatıncaya kadar.
Vokale dayalı sistem aldatmacalarının hepsi anlamsızlaştı
ve sen yazılarının karşısında çırılçıplak kaldın.
Trajikomik bir şekilde sabahlar yine anlamlılardı,
Ve sen çığlık atma ihtiyacını sadece kelimelerin sonundaki ünlemlerle giderebiliyordun artık !


Kutudaki Son Kibritin Gururla Kırılışı

Parmak-izlerim donmuş demirde kaldı ve normalde güneşten koşarak kaçan ben, şimdi bir çakmağın sarımtırak alev taklidi yapmasını bile özledim..

Şarkı sözlerine gizlenmiş ruhum,

Sololarda dışarı kaçmaya çalışıyor şimdi o melodilerin içinden..

Ve ufak mutlulukların en tehlikeli olanlar olduğunu bilen bir adam olarak, ben, izlerini kaybetmiş parmaklarımla,

Donmuş demir kadar soğuk olmayan ama ondan daha duygusuz olan klavyenin tuşlarına basarak,

ruhumu tekrardan şarkı sözlerinin içine gizlemeye çalışıyorum..

Ve yine çakmağın o sahte-acınası sıcaklığına emanet ediyorum son sigaramı..


Bir Yabancıya Bakıp Çıkacaktım

kronik bir baş ağrısı gibi gelir hayal kurmak;

devamlı beyninin içinde ne olduğunu bilmediğin bir şeyler dönüp durur,

koşar,

zıplar,

arkadan alnını yumruklarlar,

gözlerini keskin uçlu penalarla çizerler,

kulak zarlarına vururlar bagetleriyle,

saç köklerini çekerler,

burun kemiğine tekme atarlar,

yanaklarını ısırırlar içerden

dilini kalın mi teliyle bağlarlar..

kronik bir baş belasıdır aslında hayal kurmak;

ve tek bildiğin tedavi yöntemi,

iğneli klavyenin harflerini parmaklarına batırıp bunları yazarak,

ruhuna akupunktur yapmaktır..