Tag Archives: hoş görü

Olimpiyatlar Oyundur, Türkiye Değil

“İnanamıyorum” yazabilmiştim sadece,

7 Haziran’daki havaalanı konuşmasında beklediğim, istediğim, iyi olacağını düşündüğüm, biraz alttan alan, kucaklayan, sakinleştiren bir konuşma beklediğim Başbakan’ın, bunun tersi gibi bir konuşma yaptığını görünce. Sadece “inanamıyorum” yazmıştım, gece iki buçukta herkesle beraber bekleyip, beklediğim konuşmayı duyamadığımda. Ama dün gece bir kelimeden oluşan “inanamıyorum” cümlesini bile yazamadım. Çünkü bu kez beklemediğim sözler duyuyordum; üstelik tek bir kişiden değil, birçok kişiden.

“A Partisi 2020 Olimpiyatları” ya da “C Görüşü 2020 Olimpiyatları” değildi, dün Türkiye’nin kaybettiği. Uluslararası bir organizasyondu ve Türkiye’nin alması durumunda, 7 sene sonra iktidarda, muhalefette, meclis içinde ya da meclis dışında kim olursa olsun adı hep “Türkiye” olarak kalacak ve yapılacak bir “2020 Olimpiyatları”ydı. Olmadı, o ayrı.

Olmamasının içinde siyasi nedenler var mı; tabii ki var.

Olmamasının içinde dini nedenler var mı; tabii ki var.

Olmamasının içinde kültürel nedenler var mı; tabii ki var.

Bunlar her zaman tartışılır ve tartışılmalı da.

Ama, biz bunu isterken, siyasi görüş, dini inanış, kültürel farklılıklar ayrımı gözetmeksizin istemeliydik, çünkü daha önce de söylediğim gibi adında “Türkiye” vardı. Sırf bu sebep yetmeliydi bize. Ama yetmedi, çünkü siyasi görüşlerimiz, dini inanışlarımız ve kültürel farklılıklarımız Türkiye adının önüne geçti;

Teoride geçtiğinin sinyallerini alıyorduk zaten bir süredir, ama dün gece pratikte de geçtiğini net olarak gördük.

Üzgünüm.

Hayır, 2020 Olimpiyatlarını kaybettiğimiz için değil, O ismin içindeki “Türkiye”yi göremediğimiz için. Şunu da belirtmeliyim:

Eğer beni üzen bu ‘sevinme’, kaybedildiği için üzülürken aynı şekilde, içinde geçen Türkiye’yi görmeden, sadece siyasi bir üzülmeyse, benim gözümde bu üzüntünün de değeri aynıdır.

1981 doğumlu bir adam olarak, hastaneye doğmak için giderken, daha doğmadan sokağa çıkma yasağına takılmış bir adamım, çoğu 80’lerde doğanlar gibi. Ve görmemiş olsam bile, okuduğum, izlediğim, anlatılmış, yazılmış birçok şeyden şunu biliyorum ki; 80 öncesinde birbirine zıt görüşte ve birbirini öldürme potansiyeli olan her iki taraftan her hangi iki kişiyi çevirip sorabilme şansım olsaydı eğer “Senin mücadelen kimin için, ne için?” diye, biliyorum ki, her iki tarafta “Ülkem” için diyecekti. Tümevarımda kullandıkları yollar yanlış, doğru, farklı, uzun, eksik, fazla, vs. olsa da, tümevarımlarının sonucunda her iki tarafın da cevabı hep “Türkiye için” olurdu ve yanlış bir yol izleseler bile, inanırlardı ‘Türkiye’ cevaplarına ve en samimi cevapları da her iki tarafın gerçekten ‘Türkiye’ydi.

Ama dün gece bunu görmedim, o yüzden “inanamıyorum” bile diyemedim.

Olimpiyatlara “Türkiye” adının eklenmemesine sevinen, böyle olmalıydı diyen arkadaşlara değil sadece bu sözlerim, Olimpiyatı isteyen, ama isteme sebepleri destekledikleri insanlar için olanlara da. Siyasetçiler, gündelik hayattaki gerçek kişiler gibi değillerdir, olamazlar; çünkü içlerinde oldukları dünya “politika” yapma üzerine kuruludur. O yüzden dün dündür, bugün bugündür derken gülebilirler. Ama bizler, şu anda bunu yazan ben ve şu anda bunu okuyan sizler, gerçek insanlarız. Ben bunu gerçekten yazıyorum ve sizlerin bunu okuyup onaylamanızla ya da onaylamamanızla kaybedeceğim hiçbir şey yok (en azından şimdilik öyle zannediyorum).

Çünkü bu sevinmenin şöyle dalları geldi aklıma dün gece:

Mesela Salı günü, sadece Teknik Direktör az Beşiktaşlı oyuncu alıyor diye “Türk” Milli Takımının yenilerek, elenmesine sevinmeli miyim?

Mezun olduğum Üniversite’nin Rektörü ile görüş ayrılıklarım var diye, Adı “İstanbul” olan Üniversitemin Dünyanın En İyi 100 Üniversitesi sıralamasına girememesine sevinmeli miyim?

Ordunun başındaki komutanın söyledikleri hoşuma gitmiyor diye Şırnak’taki askerliğim bittiğinde ağlamak yerine sevinmeli miydim?

Eurovision’da ‘Türkiye’yi temsil eden bir sanatçıyı görmek bile istemiyorum diye, Türkiye’nin 13. olmasına sevinmeli miydim?

Bir nikah salonunda görüşlerini desteklemediğim bir belediye başkanının verdiği yetkiyle kıyıldı diye, biten bir evliliğe sevinmeli miyim?

Patronumla aramda sorunlar var diye, çalıştığım Plazanın komple yanmasına sevinmeli miyim?

Farklı siyasi görüşlerde olduğum birçok Müslüman hata üstüne hata yapıyor diye, ben, İslamiyet’in kötü anılmasına sevinmeli miyim?

Siz, benim bu yazdıklarımın hiç birine katılmasanız ve gerçekten yazdıklarımın hepsi yanlış olsa bile, adı “Alper” olan herkesin kaybetmesine sevinmeli misiniz?

Ya da ben, tüm yazdıklarımın doğru olduğuna inanarak, bunu beğenmemenize sevinmeli miyim?

Bizler gerçek insanlarız ve siyasetten konuşsak bile, siyaset yapmamıza gerek yok; bu sayfalar bizim gerçek sayfalarımız. Danışmanlarımız, taraftarlarımız, inananlarımız, partilerimiz, gruplarımız yok. Bizler bir şekilde arkadaş olmuş ve sanal ortamda bu arkadaşlıkları samimiyeti artan yada azalan şekillerde sürdüren insanlarız. Bu yüzden her görüş kişisel görüşümüz olarak kaldığı sürece, gerçekliğimiz de ‘Gerçek olarak’ kalır.

Ben, siyasi görüşü olmayan bir adam olabilirim, ama apolitik değilim.

Ve tüm yazıya döktüğüm düşüncelerimde ve görüşlerimde de, kimseye hakaret etme, bağırıp çağırma yoktur,

çünkü hayat görüşüm böyle oldu hep;

Ve yine çünkü; En’am Sure’sinin 108. Ayet’indeki inceliktir benim felsefem. Bu Ayet’in mantığı şöyle:

 

Müslümanların, başkalarının yanlış inançlarına karşı çıkmaları istendiği halde, bu inançların temel unsurlarını aşağılamalarına ve böylece hata yapan insanların duygularını incitmelerine izin verilmemiştir.

 

Hepinize Sevgiler.


Kahveme Şeker Atma Dede

Plajda, denize bir metre uzaklıkta;
Sağ tarafımda başı kapalı eşi ile küçük çocuklarına gölge yapması için şemsiyeyi kuran sakallı bir baba.
Sol tarafımda, 20’li yaşlarında bir kaç delikanlı bira içiyorlar;
dışarıdan belli olmayacak bir şekilde, sıfır küfürlü konuşma, hatta normal konuşmaları bile duyulmuyor ner’deyse.
Ortada, ben.
Bir sigara yakıyorum, dumanı daha güneşin pususuna karışmadan
“Kahve-Çay” diye bağıran satıcıyı duyuyorum ve bir kahve isitiyorum.
Bozuk parası olmadığını söyleyen yaklaşık 70 yaşlarındaki Trakyalı Dede:
“Sonra verirsin be ya” diyor bana.
Ben: “Baba öyle olmaz, beni ner’den bulacaksın bir daha” diyorum,
O: “Bulamazsam sana bi’ kahve ısmarlamış olurum, ne var be ya” diyor ve gülerek uzaklaşıyor.

Bir süre daha, Muhafazakar Aile ile Biralama yapan Gençlerin arasında güneşlenmeye devam ediyorum.
“Kahve-Çay” satan Dede gelmiyor.
Toparlanıp, ayrılmaya hazırlanırken ben, sağımdaki ailenin babası da toparlanmak için ayağa kalkıyor, göz göze gelip birbirimize minik bir kafa selamı veriyoruz.
Sonra, sol elimdeki yüzüklerden birine gözü takılıyor.
Sormakla sormamak arasında kalıp soruyor:
“Pardon Delikanlı, o işaret parmağındaki yüzükte
‘Rızk Allah’tandır’ yazıyor sanırım” diyor bana.
Ben de gülümseyerek “Evet” diyorum.
“Tahmin etmezdim, senin gibi uzun saçlı, küpeli, dövmeli bir genç de bunu göreceğimi, ama yanlış anlama çok mutlu oldum” diyor gülümseyerek, hafif bir Orta Anadolu şivesiyle.
“Teşekkürler, iyi tatiller” diyerek uzaklaşıyorum.
Sonra bira içen gençlerin yanına gidiyorum ve
“Bir süre daha burdaysanız, sizden bir şey rica edebilir miyim ?” diye soruyorum.
“Daha burdayız, Buyur Abi” diyorlar.
“Kahve-Çay satan dede var, görmüşsünüzdür”
“Evet Abi” diyorlar. Gençler de burasının yerlisi, Trakyalılar.
“Bozuk para olmadığı için biraz önce parasını veremedim, size bıraksam acaba gelince verir misiniz ?” diye soruyorum yeniden ve 7-8 kahve parası bırakıyorum gençlere, hala bozuk param olmadığı için.
Parayı uzattığım genç bana:
“Abi, Eyvallah veririz tabi de, ya biz gidene kadar gelmezse, biz seni nasıl buluruz?” diye soruyor.
Gülümsüyorum: “O zaman ben de sizlere birer kahve ısmarlamış olurum” diyorum,
Ve ayaklarımı yakan kumla mücadele ederek uzaklaşırken şöyle bir şeyler geçiriyorum aklımdan:
“Bu tatlı ve umut verici olayı hemen yazmalıyım. Hatta başlığı da:
‘Türkiye’de insanları kendi başına bıraktığınız zaman anlaşamamaları ve kavga etmeleri imkansız olmalı’ ” diye düşünüyorum.
Ve fazla gecikmeden, 3 gün içinde yazıyorum o yazıyı.
Buyrun.