Tag Archives: gök gürültüsü

Göz Çukurlarına, İnsandan Toprak Atmak

Kapalı olan gözlerini açmasıyla birlikte

Şimşek çaktı.

Gök gürültüsü denilen sesin kulaklarına ulaşmasını korkudan titreyerek bekledi.

O gece tek başınaydı,

Oysa hep birileri olurdu yanında.

Gözyaşları ağlayamayacak kadar çoktu

Ve bunun farkındaydı büyük bir ihtimalle.

Kız, gömülmüştü,

Eski, belli yerleri oturmaktan aşınmış kahverengi koltuğa.

 

Beklediği sesi duydu çok geçmeden,

-kulak zarlarını zorlayan bir gök gürültüsü-

 

Odanın tepesinde idam edilmiş bir adamı andıran

çıplak bir ampul vardı.

Işığın etrafında uçan orta boyda bir kelebek varmış gibi,

voltajın bir düşüp bir artmasından dolayı

ışık göz kırpıyordu,

kızın kalp atışlarıyla senkronize bir şekilde.

 

Hayal kurardı hep olmak istemediği bir yerdeyken,

ama hayal gücü onu bu gece yüzüstü bırakmış gibiydi.

Korkmuştu.

Korkusundan cesaret aldı

ve gömüldüğü koltuktan

sol elinin yardımıyla kalktı.

Gök gürültüsü duyulmuyordu birkaç dakikadır.

 

Odadaki tek ses,

dizlerindeki eklem yerlerinden çıkan çıtlamalardı.

 

Kalbi, sahibinin kucağında uyuyan bir kedi gibi sakin ama hafif gürültülüydü.

 

Odanın kapısını açtı,

ince çığlığa benzeyen bir gıcırdamayla açıldı kapı ardına kadar.

Yürümeye devam etti kız, açılan kapının eşiğini selamlayarak.

Dizlerinden ses gelmiyordu artık,

Salt Sessizlik.

Yürümeyi sürdürdü koridorda

ve sekizinci adımında durdu.

Neden korktuğunu düşündü şimşeğin sesinden:

-çok kuvvetli bir ses değildi

-bulutların esrarengizliği de değildi onu korkutan.

Düşünmeye devam etti.

Şimşek bir uyarı mıydı ?

Şimşekle, sesinin ulaşması arasında geçen zaman fırtınanın uzaklığını gösterirdi.

Bu olabilir miydi kızı titreten ?

Bunu biraz daha düşündü,

Birkaç dakikadan azdı, şimşek ile gök gürültüsü arasındaki zaman.

Bir adım daha attı; düşünürken durmuyordu bu kez.

Büyük, ahşap ve 8 parçalı camdan oluşan pencerenin önüne geldi

ve dışarı baktı:

Gökyüzünde bir tane bile  bulut yoktu,

Şimşek çakmıyordu,

Çöldeki güneşi aratmayacak bir gururla yükselmiş güneş vardı,

olması gereken yerde.

Anlam veremese de,

Cevabın yakın olduğunu biliyordu,

henüz soruyu sormamışken.

 

Geri döndü.

Az önce olduğu odaya doğrulttu adımlarını.

Ve aniden şimşek aydınlığı ve iki salise olmadan gökgürültüsü.

Arkasını dönerek tekrar pencereden dışarı bakmayı düşündü, ama yapmadı.

Devam etti odaya doğru ilerlemeye.

Odanın kapısına geldi,

kapıyı açık bırakmıştı çıkarken, içeri girdi kapıyı kapattı.

Bu kez gıcırdamadı kapı.

Sağ elinin yardımıyla

tekrar önceden oturduğu koltuğa bıraktı kendini,

ağır ağır gömüldü

ve gözlerini kapadı.

 

Ve son bir şimşek çakmasıyla açtı gözlerini:

Başka bir evde, yoğun ama homojen olmayan bir kalabalığın ortasındaydı.

Kahkahaların arasından, bardakların birbirine vurmaları duyuluyordu.

Her yer insan doluydu.

Ve insanlar sarhoş, mutlu, salak, kederli, boş ve yarım görünüyorlardı.

Birbirlerini nefret ederek sevdikleri belliydi bakışlarındaki çukurlardan.

 

Olmaması gereken bir yerde,

Olmaması gereken bir zamanda,

Olmaması gereken bir insandı.

 

Ama en azından cevabı bulmuştu.

Olmak istemediği yerlerde onu delirmekten kurtaran hayal gücü,

bir kez daha onu yüzüstü bırakmamış,

biraz nefes aldırmıştı insandan toprağın altında gömülüyken kız.


2002’den: Elvis, Jim, Buk, Alper

Vosvos’la gezinirken radyoda 70′lerden fısıltılar,
Vosvos’un motor sesiyle yarışıyorlar,
o yüzden tüm şarkılar zincirli bir melodide.
Yolun sağında ilk kez farkettiğim bir bar
saga çekip,bardan içeri giririyorum.
Bomboş.
Kısa boylu bir tabureye oturuyorum
hemen barın önündeki ahşap blokaj, barmade’in topraklarına girmemi engelliyor.
İçki şişeleriyle göz göze geliyorum,
ama bir fincan kahve siparişi veriyorum
Sessizlik.
Barmade de sessiz ama sarışın,
adını sormayı ben de istemedim, o da.
Kahveyi alıp,
kısa boylu ve tıknaz tabureden kalkıp cam kenarındaki bir masaya geçiyorum, fincanın yarısı boşalmışken.
Müzik kutusunu fark ediyorum.
Son bozukluklarımı bağışlıyorum arka arkaya beş şarkı için
Karşımdaki boş iskemleye Elvis oturuyor, ikinci şarkının solosunda;
favorileri yine kalın,
gözleri yine üzgün,
gülüşü yine yarım.
Tam konuşmaya başlıyoruz ki
şarkı değişiyor,
ışıklar sönüyor
ve çizmesinin topuk seslerinden tanıdığım,
Jim Morrison oturuyor karşıma.
Bakışlarıyla bana küfür ediyor;
onun hüznü, buna dönüşmüş sanki;
küfreden bakışlara ve çığlıklara.
Şarkı bitmeden kalkıp gidiyor Jimbo,
Elvis’ten daha asiydi,
ama Elvis’ten daha az üzgün değildi.
Ve sıradaki şarkıları beklerken ben,
Gök-gürültüsünün kızgınlığından korkan elektrik kesiliyor,
karanlık olan şeyler, daha da kararıyor.
Kara kahve de bitince, dışarı çıkıp arabama biniyorum.
Arabayı tam çalıştımışken sağ taraftaki cama biri vuruyor, sertçe
Kapıyı açmak için eğildiğimde Henry Chinaski olduğunu fark ediyorum
ve kilidi açarak ona binmesini işaret ediyorum.
Sol’dan devam et diyor bana,
Ediyorum,
Radyoyu açıp, kanallarla oynuyor
ve Klasik Müzik çalan bir kanal buluyor
“Rock dinleseydik” diyorum
Sol gözüyle ve kalkan sol kaşıyla göz göze geliyor ve susuyorum.
Pis moruğun yanında, gerçeğin kenarında, gaz pedalına yükleniyorum:
Saat 5, vites 4.


Bulutları Şimşekler Barıştırır

Şimşek değil şimşeğin geldiği yerdir korkulan

Yalnızlık diye bir şey de yok aslında, basit bir yeni dünya düzeni icadı:

yalnız kalma tedirginliği hissetmelisin ki, devamlı arayışta olasın.

Oysa aranacak zaman da yok, anlam da.

Her şey her gün dökülür önüne, ufak şiddetli bir gökgürültüsünün ardından;

ama yağan sadece yağmur değildir ve sen sadece ıslanmazsın.

Hangi gözünle bakarsan o gözünle inanırsın hep,

ister beyninin önündekilerle bak, ister kalbindekiyle.

Geç kalmaktan da çekinme görebilmek için,

her dakikada vardır bir hayır;

en geç güneş batıdan doğduğunda görüşürüz.