Tag Archives: gitar

Yelkovan’ın Akrep Zehrine Karşı Bağışıklığı

yetişmekten daha etkilidir geç kalmak.
karşındakini ne kadar sinirlenirse,
sen o kadar güçlü hissedersin kendini.

üç ayaklı siyah bir iskemle hayal edersin beyaz bir duvarın önünde,
bir kovboy şapkası masa lambasının başında.
bir Picasso hayal edersin, kendi tablosunun önünde diz çöken.
gitarının üstüne konmak üzere olan kartalı görürsün,
kapını zorlayan yalanların şıkırtısını duyarsın,
yüzünde kocaman dilini hissedersin koyu yeşil yaprakların,
sırtına yaslanmış 313 tane kitabın ağırlığını hissedersin,
göğsünün sol tarafındaki yarayı, iğnesine geçirdiği ince mi teliyle diken doktorun nefesini hissedersin yüzünde.

ve kendini güçlü hissedersin;
çünkü tüm bunlar,
senin ‘içini’ meşgul ederken sen geç kalırsın yine;
birilerine, bir yerlere ve bir şeylere..


Kutudaki Son Kibritin Gururla Kırılışı

Parmak-izlerim donmuş demirde kaldı ve normalde güneşten koşarak kaçan ben, şimdi bir çakmağın sarımtırak alev taklidi yapmasını bile özledim..

Şarkı sözlerine gizlenmiş ruhum,

Sololarda dışarı kaçmaya çalışıyor şimdi o melodilerin içinden..

Ve ufak mutlulukların en tehlikeli olanlar olduğunu bilen bir adam olarak, ben, izlerini kaybetmiş parmaklarımla,

Donmuş demir kadar soğuk olmayan ama ondan daha duygusuz olan klavyenin tuşlarına basarak,

ruhumu tekrardan şarkı sözlerinin içine gizlemeye çalışıyorum..

Ve yine çakmağın o sahte-acınası sıcaklığına emanet ediyorum son sigaramı..


Bir Yabancıya Bakıp Çıkacaktım

kronik bir baş ağrısı gibi gelir hayal kurmak;

devamlı beyninin içinde ne olduğunu bilmediğin bir şeyler dönüp durur,

koşar,

zıplar,

arkadan alnını yumruklarlar,

gözlerini keskin uçlu penalarla çizerler,

kulak zarlarına vururlar bagetleriyle,

saç köklerini çekerler,

burun kemiğine tekme atarlar,

yanaklarını ısırırlar içerden

dilini kalın mi teliyle bağlarlar..

kronik bir baş belasıdır aslında hayal kurmak;

ve tek bildiğin tedavi yöntemi,

iğneli klavyenin harflerini parmaklarına batırıp bunları yazarak,

ruhuna akupunktur yapmaktır..


Kedim İzin Vermiyo’, Belki Yarın

Öyle herkes beceremez yalnızlığı;

Çünkü birinci kuralı kendi kendine konuşma dilini öğrenmektir

Ve bu dil, tüm yabancı dillerin en yabancısıdır.

Rüzgardan çarpan pencereleri sevmeyi öğrenirsin önce,

diğer odadan gözlerine vuran ışığa kızarsın,

mutfaktan yanına gelmeye üşenen kahvene ve sıcak suyuna bağırırsın,

eve geldiğinde sana kapıyı açmayan kedine küsersin..

Gece yarısını geçince saat,

sabahlamak için birkaç şarkı davet edersin.

Şarkılar elleri boş gelmezler asla, nezaketen 2-3 sigara getirirler mutlaka.

Sen de altta kalmaz, anlattıklarını defalarca dinlersin.

Saat üç gibi, sokak köpekleri pencerenin önüne gelerek

seni oynamaya çağırırlar dışarı;

Sen: “Kedim izin vermiyo’, belki yarın” diyerek kapatırsın pencereni.

Sonra Yatak odasına girer, yatağında yatmakta olan gitarın elinden tutar

ve onu salona getirirsin.

Gitarınla sessiz sohbetinin ortalarında fark edersin,

köşedeki amfinin üzgün bakışlarını;

gitarınla göz göze gelirsiniz

ve iki metrelik bir kabloyla amfiyi de dahil edersiniz sohbete.

Üçünüzün bu sohbetini kıskanan kedin,

diğer odaya gider söylenerek,

aldırmazsınız.

3-4’lük sohbetiniz bir süre daha devam eder..

Sonra  bir an, keskin bir sessizlik olur

ve Sabah Ezanı başlar:

Sen dikilirken, Amfi susar, Gitar yanına uzanır;

Sen,

senin duymana gerek olmayan bir ses tonuyla kısa bir dua edersin,

Sağ omzun karıncalanır.

Göremesen bile,

günün bir yerlerden sana doğru gelmekte olduğunu bilirsin artık,

o geceki nöbetin tamamlanmak üzeredir..

“Peki yarın?” diye sorarsın kendi kendine,

Sol omzun karıncalanır bu sefer

ve kedin içerki odadan gelir yavaş yavaş..

Dedim ya,

öyle herkes beceremez yalnızlığı

Yalnızlığı hakkında yazabildiğini zanneden bir adam bile..