Tag Archives: genç

Şifre

İhtimal umuttur

Bulutları pamuk sanan çocuklar belki vardır hala

eğer gökyüzüne bakmak akıllarına geliyorsa

Aşklar sigara kokar

Ağaç kökleri geçmiş

Yapraklar bugün

En küçük bebek ağladığında

İçimizdeki en yaşlı anlar ne demek istediğini

Ve yaşlandıkça gökyüzüne bakmaya yeniden başlar insan

Görünmeyen bir tasması vardır her kedinin

Ve her çocuğun henüz yağmamış bir yağmuru

Bu yüzden

yaşlandıkça daha az uyur insan

daha fazla gökyüzü görebilmek için

ve bu yüzden çocuklar rahmettir

kediler hep  yaklaşmak isterlerken çapraz yürüyüşleriyle

Adımlara, gökyüzüne ve son kibrite dikkat


Melekler Bazen Biz Toprağın Altına Girmeden Gelirler, Üzerinde Olduğumuz Toprakları Korumak İçin

O kadar karışık ki kafalarımız, ruhlarımızı, ellerimiz, gözlerimiz ve kulaklarımız.
Bir o kadar da hazır bir şekilde bekliyoruz felaketleri.
Ve felaket kelimesinin içini en çok dolduran da genç ya da yaşlı bir insanın ölümü.
Çünkü var olduğumuzdan beri bunun bir çaresi yok ve olmayacak.
Ve nasıl sebepler olursa olsun, sonuç hep aynı geri dönülmezlikte.
Allah’tan Giden için Rahmet, Kendimiz için Sabır dilemek ilk yapabileceğimiz.
Ve sonrası, Giden’in değil tamamen Bizlerin, yani Kalanların sorumluluğunda.
Yeni ölümlerin Yeni sebepleri olmak ister miyiz “İnsan” olarak ?
Yeni ya da Eski ölümlere üzülmeyen “İnsanlar” olmak ister miyiz ?
Tabii ki hayır.
Bu yüzden çekindik çoğumuz Suriye’ye Amerika’nın girmesinden.
Başka bir ülkenin başka bir ülkedeki ölümlerin sebebi olmasına sebep olmaktan çekindik.
Suriye, Kendi halletsin dedik.
Ama bunu söyleyen bizler, son 24 saattir,
Kendimiz halledip halledemeyeceğimize bakacak zaman bile vermeden kendimize,
Her şeyi İngilizce’ye çevirerek bağırmaya başladık yabancı ülkelere.
“Bize bakın, bize gelin, bize müdahale edin” alt başlıklarıyla.
Ve bu başka ülkelerin, başka ülkelere müdahale etmesini istemeyen hassasiyetlerimiz,
Kendi vatanımız söz konusu olduğunda neden bu kadar çabuk buharlaşıyor diye de sormuyoruz kendimize; çünkü öfkelerimizin acelesi var.
Hiçbir barış, öfke duyarak, aceleci davranarak ve kendi içimizdekinin elinden tutmayarak sağlanamaz.
Ve bu şikayet çevirilerimiz sonucunda, hiçbir ülke bizim üzüldüğümüz gibi üzülmez gidenlerimize, insanlarımıza, ölenlerimize.
Irkçı değilim, hiç olmadım ve olamam da İmanım ve İnancım gereği,
Ama Irkçı olmamam “Gerçekçi” olmayacağım anlamına da gelmez.
Çünkü şunu biliyorum ki,
O politika dediğimiz her türlü rolün oynandığı sahneyi biraz araştırmış biri olarak;
Hiçbir yabancı ülke, bizim insanımıza bizim kadar üzülmez,
(ülke diyorum, vatandaş değil)
Hiçbir Yabancı Ülke Gezi Olaylarında ölen 6 insanımıza üzülmedi, biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke 30 yıldır süren terörde ölen 30.000 insanımıza da üzülmedi, biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke, Kurtuluş Savaşı’nda, Cumhuriyet’in Kuruluşunda, Çanakkale’de ölenlere de üzülmedi biz üzüldük onlara.
Hiçbir Yabancı Ülke 1.000 yıldır Bu toprakların bizde kalması için ölen insanlarımıza da üzülmedi, biz üzüldük onlara.

Bu gerçek ve biz gerçeğiz. Geriye kalan her şey bir illüzyon.
Politik oyunlardan, gizli hesaplardan ve perdelerin arkasından gizlice bakanlardan ibaret.
Ve eğer tek gerçek bizlersek ve tüzel kişiliklerimiz yoksa ve olmasını da istemiyorsak,
Kendi Kendimizi başkasına şikayet etme alışkanlığımızı bırakmalıyız.
Yıllar boyunca bu topraklarda sebepleri farklı olarak ölen onca insanımız,
Bu Toprakların üzerinde bu “Vatan” için öldüler, başka Vatanlar için değil.
Üzerinde öldüğümüz topraklar, beraber yaşamaya alıştırdılar bizi yıllarca
Ve bunu yeniden yapmamaları için hiçbir sebep yok;
Çünkü dalgalanan o bayrağımızın neden Kırmızı renkte olduğunu en iyi bu topraklar biliyor.


Kahveme Şeker Atma Dede

Plajda, denize bir metre uzaklıkta;
Sağ tarafımda başı kapalı eşi ile küçük çocuklarına gölge yapması için şemsiyeyi kuran sakallı bir baba.
Sol tarafımda, 20’li yaşlarında bir kaç delikanlı bira içiyorlar;
dışarıdan belli olmayacak bir şekilde, sıfır küfürlü konuşma, hatta normal konuşmaları bile duyulmuyor ner’deyse.
Ortada, ben.
Bir sigara yakıyorum, dumanı daha güneşin pususuna karışmadan
“Kahve-Çay” diye bağıran satıcıyı duyuyorum ve bir kahve isitiyorum.
Bozuk parası olmadığını söyleyen yaklaşık 70 yaşlarındaki Trakyalı Dede:
“Sonra verirsin be ya” diyor bana.
Ben: “Baba öyle olmaz, beni ner’den bulacaksın bir daha” diyorum,
O: “Bulamazsam sana bi’ kahve ısmarlamış olurum, ne var be ya” diyor ve gülerek uzaklaşıyor.

Bir süre daha, Muhafazakar Aile ile Biralama yapan Gençlerin arasında güneşlenmeye devam ediyorum.
“Kahve-Çay” satan Dede gelmiyor.
Toparlanıp, ayrılmaya hazırlanırken ben, sağımdaki ailenin babası da toparlanmak için ayağa kalkıyor, göz göze gelip birbirimize minik bir kafa selamı veriyoruz.
Sonra, sol elimdeki yüzüklerden birine gözü takılıyor.
Sormakla sormamak arasında kalıp soruyor:
“Pardon Delikanlı, o işaret parmağındaki yüzükte
‘Rızk Allah’tandır’ yazıyor sanırım” diyor bana.
Ben de gülümseyerek “Evet” diyorum.
“Tahmin etmezdim, senin gibi uzun saçlı, küpeli, dövmeli bir genç de bunu göreceğimi, ama yanlış anlama çok mutlu oldum” diyor gülümseyerek, hafif bir Orta Anadolu şivesiyle.
“Teşekkürler, iyi tatiller” diyerek uzaklaşıyorum.
Sonra bira içen gençlerin yanına gidiyorum ve
“Bir süre daha burdaysanız, sizden bir şey rica edebilir miyim ?” diye soruyorum.
“Daha burdayız, Buyur Abi” diyorlar.
“Kahve-Çay satan dede var, görmüşsünüzdür”
“Evet Abi” diyorlar. Gençler de burasının yerlisi, Trakyalılar.
“Bozuk para olmadığı için biraz önce parasını veremedim, size bıraksam acaba gelince verir misiniz ?” diye soruyorum yeniden ve 7-8 kahve parası bırakıyorum gençlere, hala bozuk param olmadığı için.
Parayı uzattığım genç bana:
“Abi, Eyvallah veririz tabi de, ya biz gidene kadar gelmezse, biz seni nasıl buluruz?” diye soruyor.
Gülümsüyorum: “O zaman ben de sizlere birer kahve ısmarlamış olurum” diyorum,
Ve ayaklarımı yakan kumla mücadele ederek uzaklaşırken şöyle bir şeyler geçiriyorum aklımdan:
“Bu tatlı ve umut verici olayı hemen yazmalıyım. Hatta başlığı da:
‘Türkiye’de insanları kendi başına bıraktığınız zaman anlaşamamaları ve kavga etmeleri imkansız olmalı’ ” diye düşünüyorum.
Ve fazla gecikmeden, 3 gün içinde yazıyorum o yazıyı.
Buyrun.


2002’den: Elvis, Jim, Buk, Alper

Vosvos’la gezinirken radyoda 70′lerden fısıltılar,
Vosvos’un motor sesiyle yarışıyorlar,
o yüzden tüm şarkılar zincirli bir melodide.
Yolun sağında ilk kez farkettiğim bir bar
saga çekip,bardan içeri giririyorum.
Bomboş.
Kısa boylu bir tabureye oturuyorum
hemen barın önündeki ahşap blokaj, barmade’in topraklarına girmemi engelliyor.
İçki şişeleriyle göz göze geliyorum,
ama bir fincan kahve siparişi veriyorum
Sessizlik.
Barmade de sessiz ama sarışın,
adını sormayı ben de istemedim, o da.
Kahveyi alıp,
kısa boylu ve tıknaz tabureden kalkıp cam kenarındaki bir masaya geçiyorum, fincanın yarısı boşalmışken.
Müzik kutusunu fark ediyorum.
Son bozukluklarımı bağışlıyorum arka arkaya beş şarkı için
Karşımdaki boş iskemleye Elvis oturuyor, ikinci şarkının solosunda;
favorileri yine kalın,
gözleri yine üzgün,
gülüşü yine yarım.
Tam konuşmaya başlıyoruz ki
şarkı değişiyor,
ışıklar sönüyor
ve çizmesinin topuk seslerinden tanıdığım,
Jim Morrison oturuyor karşıma.
Bakışlarıyla bana küfür ediyor;
onun hüznü, buna dönüşmüş sanki;
küfreden bakışlara ve çığlıklara.
Şarkı bitmeden kalkıp gidiyor Jimbo,
Elvis’ten daha asiydi,
ama Elvis’ten daha az üzgün değildi.
Ve sıradaki şarkıları beklerken ben,
Gök-gürültüsünün kızgınlığından korkan elektrik kesiliyor,
karanlık olan şeyler, daha da kararıyor.
Kara kahve de bitince, dışarı çıkıp arabama biniyorum.
Arabayı tam çalıştımışken sağ taraftaki cama biri vuruyor, sertçe
Kapıyı açmak için eğildiğimde Henry Chinaski olduğunu fark ediyorum
ve kilidi açarak ona binmesini işaret ediyorum.
Sol’dan devam et diyor bana,
Ediyorum,
Radyoyu açıp, kanallarla oynuyor
ve Klasik Müzik çalan bir kanal buluyor
“Rock dinleseydik” diyorum
Sol gözüyle ve kalkan sol kaşıyla göz göze geliyor ve susuyorum.
Pis moruğun yanında, gerçeğin kenarında, gaz pedalına yükleniyorum:
Saat 5, vites 4.