Tag Archives: gece

Arkeolojik Yazılar

Seni sen yapan sadece bir bakıştı.
Ben güldüğüm zaman değişik gözükürdüm biraz.
Birbirimize soru sormamanın cevapladığı çok şey vardı.
Taşlarıyla oynadıkça sağlamlaşan bir duvardı aramızdaki.

Yeni Dünya Düzeni’ni umursamamamızın sebebi,
her yerden gözükebilecek bir aydınlığa sahip olmamızdı.
Diğer insanların korkularından çok daha fazla korkumuz vardı,
bu yüzden cesaretimiz de fazlaydı onlardan doğal olarak.

O Zaman’ın geleceğini birbirimize çaktırmadan bekledik hep.
Hazırlıklı olmamıza rağmen her saniye yeniden unuttururduk birbirimize;
‘Dünyamız’a yaklaşmakta olan göktaşının görüntüsünü de, gürültüsünü de, sıcaklığını da.

İkimizin hataları da çok orjinaldi,
O kadar ki herkes de vardı bunlardan birer tane.
Kıskanmazdık kimseyi, en azından birbirimize öyle derdik,
çünkü ben kıskanmadan duramazdım.
Bu maskülenliğimi saklardım, uzun saçların ve küpelerin arkasına,
ama aynı zamanda bilirdim de senin bunu yemediğini.
Heralde senin de hoşuna giderdi ki, bana hiç çaktırmazdın,
içimdeki delikanlının, ruhumun duvarlarını yumruklayarak ellerini kanattığını bildiğini.

Hem yukardaki gibi uzun cümleler kurmamı sevmezdin,
hem de konuşsam sabaha kadar sesini çıkarmadan dinlerdin beni.
Belki, ilerde o konuşamayacağım geceleri tahmin ettiğinden,
ya da senin yerine de konuşacağımı bildiğinden.

Ama olsun, ben rahatlardım o konuşmalarımın ardından,
çünkü gülerdim yine, o beni değişik gösteren gülümsemeyle,
sen seni farklı gösteren o bakışla süzerdin beni yarım metre uzağımdan.

Sonra, bir gece ben hiç konuşamadım gerçekten -senin önceden bildiğin gibi-,
Göktaşının sesini ikimizde duyduk ve gördük.
Sıcaklığını da hissedince, ben gülümsemeden öyle kaldım,
Sen bana bakamadın.
Ve ‘O Zaman’ adındaki Göktaşı gelip, çarptıktan sonra Bizim Eski Dünya Düzenimiz’e,
sağlam zannettiğimiz duvarı,
taşlarının sağa sola cesetler gibi savurarak yıktı.

Kül ve Duman griliğinin arasında, geriye kalan sadece bu siyah beyaz harflerdi,
kenarları hala yanmaya devam ed


Merhaba, Ben Akşam Üstü.

Adam, kadına bir hediye vermişti o akşamüstü,
Kadın yanında bile değilken.
Adam hediyesini verip uzaklaşınca,
Gece yakınlaştı;
Sonra, Kadın gecenin içine doğru yürümeye başladı akşamüstünden çıkıp,
Adamsa akşamüstünde kaldı.

Gece, garip bir şekilde sakin karşılamış gibiydi Kadının gelişini ve hiç şimşek çakmadı.
“Ama bunun asıl sebebi gecenin sakinliği değil,
benim bulutları yanıma almış olmam.” diye gururlandı Adam gizlice.
Çünkü, Adam bilirdi; Kadın korkardı gök gürültüsünden.
“Bir perdeyi hızlıca açar gibi açtım bulutları ve sana yıldızları bıraktım” diye bağırmak istedi Adam, akşamüstünün içinden, ama bağıramadı.
Bulutların göktaşlarından yapılmış kornişlerini kopartmıştı heyecandan
Ve Kadın görmeden toplamalıydı onları.
Topladı da.

Kadına; bulutsuz, şimşeksiz, gök gürültüsüz bir gece hediye etmeliydi,
Bulutları alıp, akşamüstüne bağladı
ve Kadının en azından o gece boyunca korkma ihtimalini ortadan kaldırdı.
Başarmıştı, her şey planladığı gibi olmuştu.
Ama, bir tek şeyi görememişti Adam:
Kadının gerçek adının “Gece” olduğunu.


Algılarım Kapalı Değil, Sadece Ruhumu Dinlendiriyorum

Gece kararsız.
Yıldızlar korkuyorlar.
Renksiz duvara yaslanmış bir gitar: – “Acaba telleri kaç parmağı kanattı ?”

Cevap, sorunun arkasından gelip kafasına vuruyor insanın, kelimelerden sopalarla.
İnsan yeni şeyler öğrenebilir;
zor olan yeni öğrendiklerine katlanmayı da öğrenebilmesi.

Köpekler niye kedilere düşman olduklarını bilmiyorlar.
Düşman olmayı bilmiyor köpekler aslında, ama öğrenebiliyorlar.

Aşklar kan kaybediyor her köşede
ve fazla vakitleri yok.

Buzdağlarındaki cesareti istiyorum
ve onlar gibi kusursuz gizlenebilmeyi.

Görünmesini istediğin kısmı istediğin kadar gösterebilmeyi
Ve
Görünmeyi istemediğin kadar görünmemeyi.

Turuncu bir bez parçası gibi yırtıldı güneş,
bulutlar yanına koştular,
nefes nefeseydiler
ve korkmuşlardı.

”Devam et” diye selendi, Birisi;
Yaşamıyordu ve Ölmemişti de.

Karanlık bir rüzgar esti içinde umut kristalleriyle
ve o kristallerden üçü sol yanağıma saplanarak onu kanattılar.

birden telefon son çığlığını attı
ve açtım:

– “Uyuyor muydun?”
(Buzdağlarındaki cesaretten vazgeçtim, sadece onlar gibi kusursuz gizlenebilmek işimi görürdü şu an)


Benim Kaosum Senin Kaosunu Döver

Yine oldu.
Başlangıçtaki gibi olmasa bile,
Ruhta yenimsi bir tat bıraktığını kabul etmeliyim.
Heyecan ölçümü henüz yapılamamakta,
ama bir hareketlenme olduğu aşikar.
Gündüz çekilen bir fotoğraftaki flaşın anlamsızlığı, ama bir o kadar da fark edilirliği gibi.
Ayrıntılar can sıkmazlar aslında, ayrıntıları fark edememektir can sıkan.

Otobüse geç kalmakla, buzdolabının fazla ses yapmasına kafayı takmakla, arabaları yıkatmakla, sıvı sabunun markasına karar vermekle, profil fotoğraflarımıza efektler eklemekle, bedenimize en uygun yatağı bulmakla o kadar meşgulüzdür ki, ayrıntıları fark etmediğimizin bile farkına varamayız.
Bu yüzdendir kaoslara olan hayranlığımız, çünkü dikkatli davrandığımızı sansak bile, herkes için hazırlanmış genel bir kaos kazanına atılırız ve o ilk atılma anına “sabah” deriz.

Benim birkaç tane, bana özel minik kaosum vardır ama. Her sabah, o anki moduma uyan bir tanesini giydiririm gündüzüme ve otobüse koşmaya başlarım. Otobüse binince, kalabalığın ortasında ayakta dikilirken, buzdolabının çok ses yaptığı gelir aklıma birden ve sinirim bozulur. Sonra beynime bir tokat patlatırım aniden ve cep telefonumu cebimden çıkarıp, bunları yazmaya başlar ve telefonun ana ekranına sabitlerim hemen; bir daha o genel kaosa değil, kendime uyan o mini kaoslarımdan birine sığınabilmek için.

Biraz kendime gelirim,
hala heyecan ölçümü yapılamaz ama yeni bir hareketlenme olduğu kesinleşir.
Bir süre sonra kendimi, akbilde kalan paranın vapura yetip yetmeyeceğini düşünürken bulurum ve gündüzüm, ona sabah giydirdiğim bana özel minik kaosu yırtarak çıkartır üzerinden.
Gece olana kadar, o genel kaosun içinde oradan oraya savrulurum.
Ve sonunda Gece olur, biraz rahatlar, sakinleşirim.
Çünkü geceyle bir şekilde orta yolu bulabileceğimi bilirim tecrübelerime dayanarak.
“Artık bir flaşın patlaması, o kadar da anlamsız gelemez” diye geçiririm içimden.


Siyah Monitördeki Klavye Esintisi & Ağaçtaki Harflerin Hışırtısı

geceyi köşeye sıkıştırmanın tam vaktidir, saat 04:17 civarı..
çünkü artık, ne güneş batarkenki kendine güveni ve ukalalığı kalmıştır gecenin,
ne de senin üzerine milyon tane farklı düşünceyi yollamaya yetecek kadar karanlığı..
artık sadece yan yana duran 4 rakamdır, üst üste iki noktayla ayrılan..
ve şimdi sen,
bir geceyi daha atlatmanın haklı gururu ve şımarıklığıyla karanlığı delecek ilk ışınları beklersin,
gece ayını ve yıldızlarını alıp gitmeye hazırlanırken ..
ve sen, bu yaşında ve bu bilincinde yine aynı hatayı yapar,
sabahların çok daha ağır, acımasız ve patavatsız olduklarını unutursun bir kez daha.
-04:21


Kedim İzin Vermiyo’, Belki Yarın

Öyle herkes beceremez yalnızlığı;

Çünkü birinci kuralı kendi kendine konuşma dilini öğrenmektir

Ve bu dil, tüm yabancı dillerin en yabancısıdır.

Rüzgardan çarpan pencereleri sevmeyi öğrenirsin önce,

diğer odadan gözlerine vuran ışığa kızarsın,

mutfaktan yanına gelmeye üşenen kahvene ve sıcak suyuna bağırırsın,

eve geldiğinde sana kapıyı açmayan kedine küsersin..

Gece yarısını geçince saat,

sabahlamak için birkaç şarkı davet edersin.

Şarkılar elleri boş gelmezler asla, nezaketen 2-3 sigara getirirler mutlaka.

Sen de altta kalmaz, anlattıklarını defalarca dinlersin.

Saat üç gibi, sokak köpekleri pencerenin önüne gelerek

seni oynamaya çağırırlar dışarı;

Sen: “Kedim izin vermiyo’, belki yarın” diyerek kapatırsın pencereni.

Sonra Yatak odasına girer, yatağında yatmakta olan gitarın elinden tutar

ve onu salona getirirsin.

Gitarınla sessiz sohbetinin ortalarında fark edersin,

köşedeki amfinin üzgün bakışlarını;

gitarınla göz göze gelirsiniz

ve iki metrelik bir kabloyla amfiyi de dahil edersiniz sohbete.

Üçünüzün bu sohbetini kıskanan kedin,

diğer odaya gider söylenerek,

aldırmazsınız.

3-4’lük sohbetiniz bir süre daha devam eder..

Sonra  bir an, keskin bir sessizlik olur

ve Sabah Ezanı başlar:

Sen dikilirken, Amfi susar, Gitar yanına uzanır;

Sen,

senin duymana gerek olmayan bir ses tonuyla kısa bir dua edersin,

Sağ omzun karıncalanır.

Göremesen bile,

günün bir yerlerden sana doğru gelmekte olduğunu bilirsin artık,

o geceki nöbetin tamamlanmak üzeredir..

“Peki yarın?” diye sorarsın kendi kendine,

Sol omzun karıncalanır bu sefer

ve kedin içerki odadan gelir yavaş yavaş..

Dedim ya,

öyle herkes beceremez yalnızlığı

Yalnızlığı hakkında yazabildiğini zanneden bir adam bile..