Tag Archives: çığlık

Ve Bir Kez Daha Başarıyoruz Acıyı Yaşamamayı, Öfke İlacımızdan İçerek

Monitöre bakarak izlediklerimiz cesaret veriyor klavyenin üzerinde bekleyen parmaklarımıza,
acıyı gerçekten yaşama tehlikesine karşı, anında bir şeylere kızma ihtiyacı hissediyoruz
ve bir şeylere kızmak için, ortaya çıkacak acıları bekliyoruz.

Ayakları kopmuş bir insanımızın görüntüleri bizi bir saniyede öfkeyle dolduruyor,
ama gözlerimiz dolmuyor artık.

Ailesini kaybetmiş bir çocuk gördüğümüzde küfretmeye başlıyoruz,
kendi ailemiz aklımıza gelmeden.

Çığlık atan insanlar duyduğumuzda bir an için müdahale etmek istiyoruz
ama ikinci defa düşünürsek eğer, pencereyi kapatıyoruz.

82 yaşında bir dedenin, 84 yaşındaki 53 yıllık eşi hayatını kaybettiğini izlediğimizde bu kez doluyor gözlerimiz,
ama o aynı gözler her hangi bir otobüste oturuyorsak çok uzaklara dalıyor, yaş ayrımı yapmadan.

Ve bir süre geçiyor:
O ayakları kopmuş insan tekerlekli sandalyesiyle kaldırımdan inmeye çalışırken,
biz geç kaldığımız randevumuza gitmekte olduğumuz için sadece gözlerimizi o tarafa çeviriyoruz başımız yerine ve fark etmiyor numarası yapıyoruz onu;
ve işin acı tarafı, bu numarayı ona değil kendimize yapıyoruz.

Üniversitenin bahçesinde,
gölgede kahvemizi içerken yanımıza gelen, O ailesini kaybetmiş çocuğun sattığı mendili satın almıyoruz, çünkü burnumuz akmıyor.

Çığlık atan insanlar bizim alt katımızdalar bu kez
ve biz ışıkları kapatıp, müziğin sesini kısarak uyumaya karar veriyoruz.

O 82 yaşındaki dede de, eşinin arkasından öldüğü zaman,
fark eden tek şey otobüste yer verecek bir kişinin daha azalması oluyor;
mücadele ve koşuşturma içinde geçen hayatlarımızda.

Ve yine bir süre sonra,
bir yerlerden farklı görüntüler geliyor,
o doymaz öfkemizi yine besleniyor,
parmaklarımız cesaretleniyorlar yeniden,
ve klavyeleri takırdatmaya başlıyorlar yine.
Ve bir kez daha başarıyoruz acıyı yaşamamayı,
Öfke ilacımızdan içerek.


Belki Suratını Astın Ruhunun Duvarına, Minik Bir Çiviyle

sabahlar hiç anlamsız olmadılar,
sen anlamsızdın bazı uyanışlarında.
çığlık atmanı gerektirecek kadar bir irkilmeye hiç ihtiyacın olmadı.
Belki suratını astın ruhunun duvarına, minik bir çiviyle.
Karşındakini yanıltacak duman yoktu söz verişlerinde,
olması gerektiği kadar netti her harfin.
Büyük yada küçük oldukları bile anlaşılabiliyordu neredeyse.
Dinlediğin şarkıların hiç biri sana yazılmamıştı,
sen öyle olması istemiştin defalarca.
Ve iddia ettiğin kadar melankolik de olmadın hiçbir zaman.
Sevmezdin hatta oturup duvarlara bakmayı,
ama bilirdin, bazen yapılacak en dürüst şeyin bu olduğunu.
Hataların senin hataların olmadı,
hep başkalarıydı onları üstlenen ve sen de seviyordun bu sahte kahramanlarını.
Farkındaydın ama seviyordun.
Görüşü nedeniyle gazetesini alan
ve yine görüşü nedeniyle o gazete de yazılan her şeye inanan biri gibiydin böyle durumlarda.
Geceleri severdin, sanki tek seven senmişcesine gururlanırdın hatta bununla;
karanlığa senden başka sahip çıkan yok zannederdin;
-ki gerçek anlamada kendileri karanlık olan bir kaç insan tanımıştın hayatın boyunca
Hayatının belli dönemleri hep kendini tekrarlarlardı,
sen sadece minik değişikler ekleyerek bunu kendine çaktırmamaya çalışırdın.
Ama ses tonun seni ele verirdi hep.
Çünkü hayatının her dönemine ait farklı bir ses tonun olduğunu bilirdin
Bakışlarını gizleyebilirdin ama ses tonun senin kontrolünde değildi.
Bunu da aşmak için sessiz kalma kartını oynamayı öğrendin,
sessiz kal, sakin görün, biliyormuş gibi davran.
Başarılı da oldun,
ta ki kelimelerin beyaz kağıtlarla seni aldatıncaya kadar.
Vokale dayalı sistem aldatmacalarının hepsi anlamsızlaştı
ve sen yazılarının karşısında çırılçıplak kaldın.
Trajikomik bir şekilde sabahlar yine anlamlılardı,
Ve sen çığlık atma ihtiyacını sadece kelimelerin sonundaki ünlemlerle giderebiliyordun artık !