Tag Archives: cesaret

Kalem & Kağıt Bulundur Hep Yanında, Ne Zaman Aşık Olacağını Bilemezsin Çünkü

Aşık olmakta o kadar da büyük bir sıkıntı yok,

Sıkıntı Aşık olarak kalmakta.

 

Çok fazla kafa karıştırıcı şey var etrafta,

Ve hepsi Aşk’a iyi gelmeyen türden.

 

Beynin mantık aradığı da yalan,

Çünkü ruhtur asıl arayan ve bulamayan ya da aramayan ve bulan.

 

Beklemek diye de bir formülü yoktur hem,

Cesaret diye de.

 

‘Çok mu uzaktayım’

‘Kaçırdım mı acaba’ şüpheleri de yersizdir.

 

Şımarıktır çünkü aşk ve görmemiştir aynı zamanda.

Bu yüzden bir şekilde büyük bir gürültü kopararak gelir,

Duymamana imkan olmayan.

 

Fark etmek için tek yapman gereken,

Gürültünün geldiği yerek doğru göz ucuyla hafiften bakmaktır,

Gerisini beynin tamamlar

Ve nur topu bir illüzyonun olur, yeniden.

 


Ve Bir Kez Daha Başarıyoruz Acıyı Yaşamamayı, Öfke İlacımızdan İçerek

Monitöre bakarak izlediklerimiz cesaret veriyor klavyenin üzerinde bekleyen parmaklarımıza,
acıyı gerçekten yaşama tehlikesine karşı, anında bir şeylere kızma ihtiyacı hissediyoruz
ve bir şeylere kızmak için, ortaya çıkacak acıları bekliyoruz.

Ayakları kopmuş bir insanımızın görüntüleri bizi bir saniyede öfkeyle dolduruyor,
ama gözlerimiz dolmuyor artık.

Ailesini kaybetmiş bir çocuk gördüğümüzde küfretmeye başlıyoruz,
kendi ailemiz aklımıza gelmeden.

Çığlık atan insanlar duyduğumuzda bir an için müdahale etmek istiyoruz
ama ikinci defa düşünürsek eğer, pencereyi kapatıyoruz.

82 yaşında bir dedenin, 84 yaşındaki 53 yıllık eşi hayatını kaybettiğini izlediğimizde bu kez doluyor gözlerimiz,
ama o aynı gözler her hangi bir otobüste oturuyorsak çok uzaklara dalıyor, yaş ayrımı yapmadan.

Ve bir süre geçiyor:
O ayakları kopmuş insan tekerlekli sandalyesiyle kaldırımdan inmeye çalışırken,
biz geç kaldığımız randevumuza gitmekte olduğumuz için sadece gözlerimizi o tarafa çeviriyoruz başımız yerine ve fark etmiyor numarası yapıyoruz onu;
ve işin acı tarafı, bu numarayı ona değil kendimize yapıyoruz.

Üniversitenin bahçesinde,
gölgede kahvemizi içerken yanımıza gelen, O ailesini kaybetmiş çocuğun sattığı mendili satın almıyoruz, çünkü burnumuz akmıyor.

Çığlık atan insanlar bizim alt katımızdalar bu kez
ve biz ışıkları kapatıp, müziğin sesini kısarak uyumaya karar veriyoruz.

O 82 yaşındaki dede de, eşinin arkasından öldüğü zaman,
fark eden tek şey otobüste yer verecek bir kişinin daha azalması oluyor;
mücadele ve koşuşturma içinde geçen hayatlarımızda.

Ve yine bir süre sonra,
bir yerlerden farklı görüntüler geliyor,
o doymaz öfkemizi yine besleniyor,
parmaklarımız cesaretleniyorlar yeniden,
ve klavyeleri takırdatmaya başlıyorlar yine.
Ve bir kez daha başarıyoruz acıyı yaşamamayı,
Öfke ilacımızdan içerek.


Biz Dalgaları Kırarız, Aşk Onların İntikamını Alır

Dalgaların kırılmadan hemen önceki göğüsleri kabarık duruşları kandırdı bizleri
Ve Aşık olma cesareti verdi her birimize;
Dalgalar da, onlar kıyıya ulaşana kadar süren romantikliklerimize aldanarak,
bize ulaşmaya çalışırken yok oldular hep..


Taşın Çatladı, Toprağın Kurudu, Altının Artık Bizim İstanbul

Leylekleri göremediğimiz için,
bu şehir bizi martılarla avuttu hep.
Yüzemediğimiz denizi seyrederken onlar da hep kahkahalar attılar üzerimizden hızlıca süzülürken.
Obeziteye yakalanmış şehrimiz büyürken,
biz onun kaldırım taşlarında yürüyerek zayıflama hayalleri kurduk.
Sokaklarına gizlenmiş aç insanları görmek yerine de,
önümüzdeki duran tabakların fotoğraflarını paylaştık hep.
Güneş bu şehirde biraz fazla uğramaya başladığında mızmızlandık hemen;
sonra her yıl bir haftalığına güneşin ayağına gittik.
Cesaretimiz, korkmuyor numarası yapmamızdan geldi her zaman.
Başlangıcı unutarak sonun gelmesini engelleyebileceğimizi sandık.
Beyaz gömleklerimiz kirlenmesin diye klimalara sarılırken,
elimizi sıkmadan önce elini üstübüyle silen ustalara sahte dişlerimizi göstererek gülümsedik.
Yedi tepesiyle övündüğümüz şehre hiç yukardan bakamadık,
bizde binaları yükselttik.
Ve bu şehir bizi martılarla avutup, köpeklerle korkuturdu hep;
ama artık,
köpekler bizden korkarken, martılar eski neşelerini kaybettiler.


Kafiyeden Nefret Ettirmek

Boşvermişilğinin en kabarmış anında,
beynine isabet eden bir şimşek gibi.
Hayır, aslında aynaya bakıp kendini görememek gibi
ya da musluğu açtığında suyun yukarıya akması..
Hayır, bu da değil sanırım.

Tüm kurallarını bildiğin oyununu oynarken sen,
hiç bilmediğin bir kuralın,
o oyunun tek kuralı olması gibi.

En çok inandığın yalanın,
gözlerinin önünde şımarıkça gerçeğe dönüşmesi gibi.

Hiç dinlemediğin bir şarkıyı,
ritm tutarak ezbere söylemek gibi.

Bir mezarlığı ziyaret ettiğinde,
oradaki tek ölünün ‘sen’ olduğunu anlamak gibi sanki

Uyanıkken titreyerek uyanmak
ya da
Korkunun büyümesiyle birlikte cesaretinin de artması gibi.

İki dakika önce söndürdüğün sigaranın,
külle boğulmuş kültablasında
yeniden -daha önce hiç yanmamışcasına- yanmaya başlaması gibi.

Okumayı bitirdiğin bir kitabın,
Kitaplığından tesadüfen düşmesi
ve önünde kitabın son sayfası zannettiğin sayfanın arkasındaki
hiç okumadığın boş bölümün ilk sayfasını farketmek gibi.

Karanlık okyanusları andıran gecelere alışmışken,
gecenin göğsünü yararak doğan sapsarı güneşten gözlerinin kamaşması gibi.

Beynine ‘daha çok erken’ darken,
geç kalmamak için panik halinde klavyenin tuşlarına saldırman gibi.

En büyük rakibinin kendin olduğunu bilirken,
gecenin dördünde.
yazmaya çalıştığın bir şiirle tekme tokat kavga etmen gibi.

Cevabın soru.
Sorunun cevap olduğu bir sınava girmek gibi.

Abartma ihtimalini düşünürken,
eksik kalmış sıfatları aramak gibi

Cennetle cehennemin ortasında dikilirken,
Kararın sana ait olduğunu zannederek
hangisine girmek istediğine karar verememek gibi.

Perdesini kapattığın odanın aydınlanması,
perdesini açtığın odanın kararması gibi.

Artık bu sefer emin olduğundan eminken,
en kararsız kararsızlığının sana aynadan tedirgin edici bakışlarına yakalanmak gibi.

Yazmakta olduğun bu şiirde,
gereğinde fazla ‘gibi ’ kullandığını farketmişken,
daha bir sürü gibiye ihtiyacın olduğunu bilmek gibi.

İçkiyi bıraktığın ilk gün,
bıraktığın içkiyi içmeden sarhoş olman gibi.

Karla kaplı dağın zirvesinde soyundukça ısınmaya başlaman gibi.
Saçlarına değen her damla kaynar suyla saça tellerinin donarak kırılması gibi.

Hiç bitmesini istemediğin bir şarkının sesini sonuna kadar kısmak gibi.

Söyleyecek çok sözün varken,
dudaklarını ve yanaklarını ısırmakla yetinmek gibi.

Kahkahaların yüzünden nefessiz kalacakken,
eskiden bir dostunun söylediği
“palyaçonun makyajını gözyaşı siler” sözünü aniden hatırlamak gibi.

Şiirinin ilk kelimesini düşünürken beyin alfabende,
son kelimesinin noktasını koymak gibi.

“Heart of Steel”i dinlerken,
sadece ‘silence is a heavy stone’a odaklanman
ve sessiz çığlıklarla camları çatlatman gibi.

Şimdiye kadar kullnadığın 27 tane ‘gibi’den sonra
Hala net olarak ne olduğunu bulamayıp 28. Bir ‘gibi’ye sığınmak gibi..