Tag Archives: boğaz

Acıkınca İstanbul’un Kaldırımlarını Yiyip, Üşüyünce de Köprüyü Örtebilir miyim Üzerime ?

IstanbulÖnce bir taraf Boğaz’daki köprüleri ışıklandırıyor

Ve diğer taraf burun kıvırıyor bu renklere.

Bir süre sonra,

Bir taraf sokakları boyuyor, aynı köprülerdeki ışıkların renklerine

Ve bu sefer diğer tarafın yüzü ekşiyor.

Yine bu, karşılıklı burun kıvırmaların, yüz ekşitmelerin ve hatta çatılan kaşların olduğu sıradan bir günün gecesinde:

Sokakta yaşayan,

saçları ile sakalları birlikte yaşlanmaya alışmış,

evsiz bir adam,

Boğaz’ın bir kıyısındaki kıpkırmızı bir banka oturuyor;

Bankın üzerinde olduğu kaldırımın, gökkuşağı renkleriyle giydirildiğini fark ediyor.

Bu evsiz adam,

bir süre bu renkli kaldırımlara bakıyor,

sonra sıkılıp kafasının kaldırıyor

ve ilerde,

sol tarafında,

Boğaz’ın ortasında,

kaldırımdaki aynı renkleri görüyor,

bu kez Köprü’nün üzerinde yanıp sönmekte olan.

Bu yanıp sönmeleri de bir süre izledikten sonra, yine sıkılıyor,

kaldırımın renklerinden sıkıldığı gibi.

Çünkü;

Bu evsiz adamın,

Uzun zamandır ‘renksiz’ hayalleri var,

-siyah bir kahve ve beyaz bir ekmekten-  oluşan.

Ve umut ışığının en son ne zaman yanıp söndüğünü hatırlamıyor bile.

Renkler, onun üstüne giyebileceği birkaç parça kıyafetin sıfatları olmadıktan sonra, hep çıplak.

Yanıp sönen ışıklar, onu ısıtan ateşten çıkmadığı sürece, hep soğuk.

Taşlar, beton, asfalt, kaldırımlar ve köprüler, üzerinden geçip gideceği bir eve sahip olmadığı sürece, hep yatak.


Taşın Çatladı, Toprağın Kurudu, Altının Artık Bizim İstanbul

Leylekleri göremediğimiz için,
bu şehir bizi martılarla avuttu hep.
Yüzemediğimiz denizi seyrederken onlar da hep kahkahalar attılar üzerimizden hızlıca süzülürken.
Obeziteye yakalanmış şehrimiz büyürken,
biz onun kaldırım taşlarında yürüyerek zayıflama hayalleri kurduk.
Sokaklarına gizlenmiş aç insanları görmek yerine de,
önümüzdeki duran tabakların fotoğraflarını paylaştık hep.
Güneş bu şehirde biraz fazla uğramaya başladığında mızmızlandık hemen;
sonra her yıl bir haftalığına güneşin ayağına gittik.
Cesaretimiz, korkmuyor numarası yapmamızdan geldi her zaman.
Başlangıcı unutarak sonun gelmesini engelleyebileceğimizi sandık.
Beyaz gömleklerimiz kirlenmesin diye klimalara sarılırken,
elimizi sıkmadan önce elini üstübüyle silen ustalara sahte dişlerimizi göstererek gülümsedik.
Yedi tepesiyle övündüğümüz şehre hiç yukardan bakamadık,
bizde binaları yükselttik.
Ve bu şehir bizi martılarla avutup, köpeklerle korkuturdu hep;
ama artık,
köpekler bizden korkarken, martılar eski neşelerini kaybettiler.