Tag Archives: bizim

İşte O’ndan

Eyvallah.
Bizim o bildiğimiz Eyvallah.
Anlamı:
“Gelen Hayır da olsa Allah’tandır,
Şer de olsa Allah’tandır.
&
Hak’la kabul ettik, Hak’tandır.”

Ve bir diğer bildiğimiz “Eyvallah’ı Olmak”:
Yani,
Her Hayır’da bir Şer,
Her Şer’de bir Hayır arama bilincine ulaşmış olmanın kısaltılmış versiyonu.

Eyvallah kelimesini her söylediğimizde,
Görünenin arkasında Gizlenenleri de görebilmemiz umuduyla.
Eyvallah.


Bana Küfredin, O’na Değil

Birazdan yazacaklarımı ve bugüne kadar yazdığım yazıları;

Şimdi bir iş başvurusu yapsam ve İş başvurusu yaptığım firmanın insan kaynakları,

benim hakkımda ince bir araştırma yapmak amacıyla,

günümüzde popüler olan kişisel sosyal medya alanlarını gözlemleyerek karar verme yöntemini kullansa;

O firma tamamen Hükümeti Destekleyen bir firma olsa da o işi alamam,

tamamen Hükümet Karşıtı bir firma da olsa o işi alamam.

 

Zaten böyle bir endişem de yok.

Ne Yapıyorsun o zaman diyecek olursanız, Özel Ders veriyorum

Ve Öğrencilerimin Kendilerine özgü İnançları, Görüşleri, İdeolojileri, Fikirleri, Evetleri, Hayırları, Soruları ve Cevapları olsa bile, Önyargıları yok. Bu yüzden ben onları, onlar beni seviyorlar, yeni tanışmış olsak da, eskiden beri birlikte olsak da, hep paylaşacak bir şeyler oluyor masalarımızda.

 

Ülke olarak girdiğimiz farklı bir dönem olduğu aşikar.

Ama bu dönemden nasıl çıkacağımız asıl soru işaretlerimiz.

Ama inanıyorum ki, bir şekilde çıkacağız.

Bu dönemin en büyük tehlikesi “acele etmek”.

Sinirlenmek için, paylaşmak için, bağırmak için, sevinmek, susmak ya da görmek için acele etmek.

 

“Ölüme çare yok” her ne kadar kulağa klişe olarak gelse de, hala en soğuk ve en çıplak gerçeğimiz bizler yaşarken.

İki gün önce Ahmet’in ölümü de yine böyle bir gerçekti.

Bu neye sebep olursa olsun, o tek ve en gerçek olma özelliği değişmeyecekti.

Ama sonuçlar bizim ellerimizde.

Ölümüne sebep olan düşmenin iki farklı açıdan yayınlanan videolarını seyrettim

ve tüylerim diken diken oldu, boğazım düğümlendi ve bir süre hareket edemedim.

Ama ortaya çıkan üçüncü video daha var onunla ilgili,

Allah’a ve Hz Muhammed’e hakaret ve küfür ettiği

O videoyu izlerken de, aynı düşüş anı videoları gibi tüylerim diken diken oldu, boğazım düğümlendi ve bir süre hareket edemedim yine.

Birkaç kez izledikten ve kafamı sakinleştirdikten sonra şunu düşündüm:

Neydi onu bu kadar kızdıran ve ağız dolusu küfürler ettiren ?

Tahrik edilmişti belki de, kötü şeyler görmüştü, ama yine de keşke bunu yapanlara küfretseydi, bana küfretseydi de,

Allah’a ve de Hz. Muhammed’e etmeseydi dedim.

Ve eminim,  eylemleri destekleyenler de üzülmüşlerdir bu duruma benim gibi,

inanış ve görüş farkı olmaksızın.

 

Ben her üç videoyu izlerken aynı üzüntüyle izlesem de,

Bunu bir inanç çatışmasına çevirmeye, kavga ortamı yaratmaya, aynı ülkenin vatandaşları arasında ayrılık çıkarmaya çalışan bir zihniyete hiç sahip olmadım ve bu sakinliğimi de En’am Suresi 108. Ayete borçluyum:

“Onların Allah dışında dua ettiklerine/çağrıda bulunduklarına sövmeyin! Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah’a söverler. Biz her ümmete yaptığı işi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüşü Rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.”

Bu ayetin kısa anlamı şöyle;

-Eğer siz bu şekilde yaparak Allah’a küfrettirirseniz, siz de küfreden gibi sorumlu olurusunuz.-

Benim korkum da hep bu oldu, bu yüzden insanların değer verdiği en ufak şeyden en büyüğüne kadar her şeye saygı duymaya çalıştım 32 yıldır. Karşımdaki kişinin inancı, ideolojisi, ırkı, rengi ya da mevkisi benim için önemli olmadı, hiçbir zaman olmayacak da.

Çünkü yine şuna inanırım ki, benim bütün bu İmanım ve İnancım tamamen değişerek kalp gözüm kapanabilir ve o küfreden ben oluveririm aniden;

Ve küfreden ve hakaret eden kişi de, tövbe eder ve affedilir, belki etmiştir ve edilmiştir. Bilemem.

Bu yüzden ölüm hala en çıplak ve soğuk gerçekken,

biz hala yaşamın içinde olanlar,

gerçeklerin hakiki anlamlarını keşfetme imkanımız varken keşfetmeli

ve bunu yaparken de aceleci ve saldırgan davranmamalıyız.

Sonuç olarak ben ölen hiçbir insan için sevinemem, sadece her ölümün arkasından yapabildiğim ve elimden geldiği kadar Dua edebilirim Allah’a. “Allah rahmet eylesin” diyebilirim.

Ama Onurumsun da diyemem bu küfürleri gördükten sonra, ama dua etmeye devam ederim.

Ve inanışı, ideolojisi, rengi, ırkı, yani kısaca kendisi ne olursa olsun ben ölünce de arkamdan dua edecek kadar insan bırakmayı ümid edebilirim sadece.

Ötekileştiren, Hükümet ise ona da karşı dururum, Muhalefetse ona da.

İnsanları bölmeye çalışan Sağcı ise de gücümün yettiğince böldürtmem, Solcu ise de.

İnançlara saygı duymayan Müslüman olsa da sinirlenirim, Müslüman olmasa da.

Şiddet uygulayanlar resmi de olsa karşı dururum, sokaktaki insanlar da.

Siyaha da boyamam hiçbir şeyi, Beyaza da bu hayat denen yolda.

 

Ve bu gerçeklere birkaç adım geri atarak uzaktan bakamadığımız sürece,

Hiç bir zaman fark edemeyiz, ve başkasını değil sadece birbirimizi yemeye devam ederiz.

 

Ve bilirim ki, zamanı gelip de ben öldüğümde bu sefer;

Önyargıları olmayan öğrencilerim bir masaya oturacaklar

Ve bu kez o masada paylaşılacak olan “şey” ben olacağım, kısa bir süreliğine.

Ben onurları olmayı hak etmemiş olacağım büyük ihtimalle,

Ama arkamdan:

“Allah rahmet etsin Hocamıza” dediklerini duyuyor olacağım.

 

 

 

 

 


İlişkilerdeki Serbest Dalışlar

“…Her gece çıktığımız bir yer yok,
Heybeliada’ya bile gitmedik uzun zamandır.

İkimizden biri gittiğinde bir diğeri ölmeyecek.
Başkalarına da güvenebiliriz tabii ki.
Aidiyet duygusu kısa sürelidir sonra kaybolur.
Heyecan da azaldı, kaybetme korkusu da.

Artık o kadar da zararlı olmayan iki tane alışkanlığız birbirimize
ve ikimizin de üzerinde her hangi bir uyarı yok.
İlk aşk olmadık, son aşk da olmayız bu gidişle.

Ama sağlam güzellikte günlerimiz oldu,
şimdikilerin sıradanlığına bakınca neredeyse inanılmaz olan günler.
Olumsuz şeylerden bahsetsek bile en azından dürüstüz,
Hem, hangi ilişkideki insanlar bizim gibi dürüstler ?
Birbirimizi kandırmayı uzun zaman önce bıraktık,
çünkü biz temiz kalpli insanlarız,
Daha doğrusu temiz kalpli alışkanlıklarıyız bir diğerimizin…”

……

– Alper ? Alper ? Alpeeeer ? Hişşşttt, sana diyorum. Ne oldu yine, ne düşünüyo’sun ? Daldın, 10 dakikadır burada değilsin !

– Hmm, yok ya dalmadım. Yok bi’ şey. Kahve içmeye gitsek mi ?

– Tamam, gidelim ama, söz ver: Haftasonu Heybeli’ye götüreceksin beni.

-Heybeli’ye mi ?

-Evet. Uzun zamandır gitmedik.

-..

-Alper, Alpeeer?

-..


Derilerimizin Altındaki Gerçek ve Kıskançlıktan Deliren Evetler

Gerçeküstü var,

ama bizim bildiğimiz “Gerçek”in seviyelerine inmediği

veya biz onun seviyesine yükselemediğimizdendir, yok zannetmemiz.

 

 

Arayan, ama inanmayı çoktan bırakan birine üç harfli bir kelime olmaktan öteye gidemeyen aşktır.

İnsanlardan koşarak kaçarken kendinle çarpışmaktır.

Lokmaya ya da damlaya hasret kalmış, aç ve susuz bir insan için sofradır gerçeküstü.

Mükemmellik’i, ona kusur ararken, tüm kusurları yolda düşürerek bulmaktır.

Lale yapraklarını gül yapraklarına karıştıramayanın bulamadığı formüldür.

Açık seçik ortada duranın üzerinden atlayarak kaybolmaktır.

Aman vermeyen bir zalimin elindeyken kokusu duyulan bir bahçedir.

Nedenlere inanarak sonuç karşısında selam durmaktır gerçeküstü olan.

Hayır denildiği zaman açılan, ve bütün evetleri küstüren kapıdır gerçeküstü.

 

 

Ve gerçeküstü; her “Gerçek” dediğimiz şeyin altından bize bakandır.


Ve Bir Kez Daha Başarıyoruz Acıyı Yaşamamayı, Öfke İlacımızdan İçerek

Monitöre bakarak izlediklerimiz cesaret veriyor klavyenin üzerinde bekleyen parmaklarımıza,
acıyı gerçekten yaşama tehlikesine karşı, anında bir şeylere kızma ihtiyacı hissediyoruz
ve bir şeylere kızmak için, ortaya çıkacak acıları bekliyoruz.

Ayakları kopmuş bir insanımızın görüntüleri bizi bir saniyede öfkeyle dolduruyor,
ama gözlerimiz dolmuyor artık.

Ailesini kaybetmiş bir çocuk gördüğümüzde küfretmeye başlıyoruz,
kendi ailemiz aklımıza gelmeden.

Çığlık atan insanlar duyduğumuzda bir an için müdahale etmek istiyoruz
ama ikinci defa düşünürsek eğer, pencereyi kapatıyoruz.

82 yaşında bir dedenin, 84 yaşındaki 53 yıllık eşi hayatını kaybettiğini izlediğimizde bu kez doluyor gözlerimiz,
ama o aynı gözler her hangi bir otobüste oturuyorsak çok uzaklara dalıyor, yaş ayrımı yapmadan.

Ve bir süre geçiyor:
O ayakları kopmuş insan tekerlekli sandalyesiyle kaldırımdan inmeye çalışırken,
biz geç kaldığımız randevumuza gitmekte olduğumuz için sadece gözlerimizi o tarafa çeviriyoruz başımız yerine ve fark etmiyor numarası yapıyoruz onu;
ve işin acı tarafı, bu numarayı ona değil kendimize yapıyoruz.

Üniversitenin bahçesinde,
gölgede kahvemizi içerken yanımıza gelen, O ailesini kaybetmiş çocuğun sattığı mendili satın almıyoruz, çünkü burnumuz akmıyor.

Çığlık atan insanlar bizim alt katımızdalar bu kez
ve biz ışıkları kapatıp, müziğin sesini kısarak uyumaya karar veriyoruz.

O 82 yaşındaki dede de, eşinin arkasından öldüğü zaman,
fark eden tek şey otobüste yer verecek bir kişinin daha azalması oluyor;
mücadele ve koşuşturma içinde geçen hayatlarımızda.

Ve yine bir süre sonra,
bir yerlerden farklı görüntüler geliyor,
o doymaz öfkemizi yine besleniyor,
parmaklarımız cesaretleniyorlar yeniden,
ve klavyeleri takırdatmaya başlıyorlar yine.
Ve bir kez daha başarıyoruz acıyı yaşamamayı,
Öfke ilacımızdan içerek.