Eskiden -gerçek anlamda- duvarlara yazdığım günler vardı.
Kağıt satın alacak param yoktu
ve nereden geldiğini bilemediğim bir boya kalemi seti bulmuştum evde.
Onunla bir renk bitince diğer renkteki kaleme geçerek duvarlara yazdım.
Üniversitenin ilk yıllarındaydım;
kendimi süper bir yazar ve dürüst bir adam zannediyordum.
Çok sürmedi bu inanışlarımdan vazgeçmem, belki de bir kaç ay.
Şimdi oturmuş diz üstü bilgisayarın ve 3 ekranın karşısına,
aromalı kahve ve kaliteli puro eşliğinde bunu yazıyor olmama bakmayın;
Unutmadım o 21 yaşında,
duvarlara sadece kalemler renkli olduğu için renkli görünen ama aslında sadece siyah-beyaz renklerde olan şiirler yazan ve ilk bulduğu parayla aldığı defter ve tükenmez kalemle etrafta koşturan delikanlıyı.
Eğer o olmasaydı,
ben şu anda 32 yaşında “sabit” bir mutluluğu olan bir adamdım belki de,
ne artan, ne azalan bir mutluluk: Durağan..
Heyecan ve Risk yoksa, kazanım ve kayıp da yoktur.
Çünkü benim ölümümün Sıradanlıktan ve Durağanlıktan olacağını
7 yaşındayken kuzenimle yaptığım bir konuşmada fark etmiştim:
Ne olmam gerektiğini bulamamıştım,
ama ne olmamam gerektiğinden emindim.
Şimdi bir durum değerlendirmesi yaptığımda:
Gelecekle ilgili sabit planları olmayan,
Çalışma ve çalışmama zamanları birbirine girmiş,
Kendini bir anda başka bir şehirde, bir ülkede ya da bir insanda bulabilen,
Ruhunu satmamakta direnen,
İnsanları değil kendini kandırmayı seven bir adama dönüşmüşüm.
Ve işin en güzel yanı ise,
Yarın bu bahsettiğim “alpervari” özelliklerin tümü tamamen değişebilir
ve işte o zaman da ben bu yazdıklarımı okuyarak
-“Ben demiştim” derim, sevimli bir ukalalıkla.
Ve bir sonraki günü merak etmeye başlarım, öyle bir günüm kalmışsa eğer.
Yorum bırakın | tags: 21, 32, beyaz, bilgisayar, bir adam, durağanlık, duvar, eskiden, fark, kalemler, merak, mutluluk, ne olmamam gerektiği, renk, renkli kalem, risk yok kazanım yok, sabit, sevimli, siyah, sıradanlık | posted in Şiir'imsi
Vosvos’la gezinirken radyoda 70′lerden fısıltılar,
Vosvos’un motor sesiyle yarışıyorlar,
o yüzden tüm şarkılar zincirli bir melodide.
Yolun sağında ilk kez farkettiğim bir bar
saga çekip,bardan içeri giririyorum.
Bomboş.
Kısa boylu bir tabureye oturuyorum
hemen barın önündeki ahşap blokaj, barmade’in topraklarına girmemi engelliyor.
İçki şişeleriyle göz göze geliyorum,
ama bir fincan kahve siparişi veriyorum
Sessizlik.
Barmade de sessiz ama sarışın,
adını sormayı ben de istemedim, o da.
Kahveyi alıp,
kısa boylu ve tıknaz tabureden kalkıp cam kenarındaki bir masaya geçiyorum, fincanın yarısı boşalmışken.
Müzik kutusunu fark ediyorum.
Son bozukluklarımı bağışlıyorum arka arkaya beş şarkı için
Karşımdaki boş iskemleye Elvis oturuyor, ikinci şarkının solosunda;
favorileri yine kalın,
gözleri yine üzgün,
gülüşü yine yarım.
Tam konuşmaya başlıyoruz ki
şarkı değişiyor,
ışıklar sönüyor
ve çizmesinin topuk seslerinden tanıdığım,
Jim Morrison oturuyor karşıma.
Bakışlarıyla bana küfür ediyor;
onun hüznü, buna dönüşmüş sanki;
küfreden bakışlara ve çığlıklara.
Şarkı bitmeden kalkıp gidiyor Jimbo,
Elvis’ten daha asiydi,
ama Elvis’ten daha az üzgün değildi.
Ve sıradaki şarkıları beklerken ben,
Gök-gürültüsünün kızgınlığından korkan elektrik kesiliyor,
karanlık olan şeyler, daha da kararıyor.
Kara kahve de bitince, dışarı çıkıp arabama biniyorum.
Arabayı tam çalıştımışken sağ taraftaki cama biri vuruyor, sertçe
Kapıyı açmak için eğildiğimde Henry Chinaski olduğunu fark ediyorum
ve kilidi açarak ona binmesini işaret ediyorum.
Sol’dan devam et diyor bana,
Ediyorum,
Radyoyu açıp, kanallarla oynuyor
ve Klasik Müzik çalan bir kanal buluyor
“Rock dinleseydik” diyorum
Sol gözüyle ve kalkan sol kaşıyla göz göze geliyor ve susuyorum.
Pis moruğun yanında, gerçeğin kenarında, gaz pedalına yükleniyorum:
Saat 5, vites 4.
Yorum bırakın | tags: 21, 70'ler, amatör, arka, blokaj, Buk, cam kenarı, Charles Bukowski, elektrik, Elvis presley, fark, gaz, gök gürültüsü, genç, gerçek, Henry Chinaski, Jim Morrison, Jimbo, Kahve, kalkan, karanlık, Klasik Müzik, müzik, müzik kutusu, pis moruk, radio, Rock, sarışın, sessiz, tabure, vites, vosvos | posted in Genel