Monthly Archives: Ağustos 2013
Yine oldu.
Başlangıçtaki gibi olmasa bile,
Ruhta yenimsi bir tat bıraktığını kabul etmeliyim.
Heyecan ölçümü henüz yapılamamakta,
ama bir hareketlenme olduğu aşikar.
Gündüz çekilen bir fotoğraftaki flaşın anlamsızlığı, ama bir o kadar da fark edilirliği gibi.
Ayrıntılar can sıkmazlar aslında, ayrıntıları fark edememektir can sıkan.
Otobüse geç kalmakla, buzdolabının fazla ses yapmasına kafayı takmakla, arabaları yıkatmakla, sıvı sabunun markasına karar vermekle, profil fotoğraflarımıza efektler eklemekle, bedenimize en uygun yatağı bulmakla o kadar meşgulüzdür ki, ayrıntıları fark etmediğimizin bile farkına varamayız.
Bu yüzdendir kaoslara olan hayranlığımız, çünkü dikkatli davrandığımızı sansak bile, herkes için hazırlanmış genel bir kaos kazanına atılırız ve o ilk atılma anına “sabah” deriz.
Benim birkaç tane, bana özel minik kaosum vardır ama. Her sabah, o anki moduma uyan bir tanesini giydiririm gündüzüme ve otobüse koşmaya başlarım. Otobüse binince, kalabalığın ortasında ayakta dikilirken, buzdolabının çok ses yaptığı gelir aklıma birden ve sinirim bozulur. Sonra beynime bir tokat patlatırım aniden ve cep telefonumu cebimden çıkarıp, bunları yazmaya başlar ve telefonun ana ekranına sabitlerim hemen; bir daha o genel kaosa değil, kendime uyan o mini kaoslarımdan birine sığınabilmek için.
Biraz kendime gelirim,
hala heyecan ölçümü yapılamaz ama yeni bir hareketlenme olduğu kesinleşir.
Bir süre sonra kendimi, akbilde kalan paranın vapura yetip yetmeyeceğini düşünürken bulurum ve gündüzüm, ona sabah giydirdiğim bana özel minik kaosu yırtarak çıkartır üzerinden.
Gece olana kadar, o genel kaosun içinde oradan oraya savrulurum.
Ve sonunda Gece olur, biraz rahatlar, sakinleşirim.
Çünkü geceyle bir şekilde orta yolu bulabileceğimi bilirim tecrübelerime dayanarak.
“Artık bir flaşın patlaması, o kadar da anlamsız gelemez” diye geçiririm içimden.
Yorum bırakın | tags: araba yıkatmak, fark, gündüz, gece, heyecan, kaos, otobüse kosmak, ruhtaki yenimtrak tat, sabah, sıradanlık, yeni bir, zindan | posted in Genel
Aşık olduğumuz insanı önce aşırı derecede yücelttik. Bu İlk Günahımızdı.
Ona insan olduğunu unutturup ilahlaştırdık ve o da artık bize “yalnızca bir insan” olduğumuz için kızmaya başladı: Bu İlk Günahımızın Bedeliydi.
Sonra, Aşık olduğumuz insanın her şeyi olmaya karar verdik; her zaman ve her yerde olmaya. Bu İkinci Günahımızdı.
Kendimize, basit bir insan olduğumuzu unutturarak bu kez kendimizi ilahlaştırdık ve her zaman her yerde onun yanında olmaya çalıştığımız için sevmeye vaktimiz kalmadı: Bu da İkinci Günahımızın Bedeliydi.
Son olarak, Aşık olduğumuz kişi ile birlikte yaşanan ilişkiyi, Yok’tan Var ettiğimiz bir “Canlı” zannettik. Bu da Sonuncu Günahımızdı.
İkimizde ‘İnsan’ olduğumuzu unutarak kendimizi Yaratıcı zannettik ve sonunda yarattığımızı zannettiğimiz ilişki denilen “şeyi” var edemediğimiz gibi, yok olmasına da engel olamadığımız zaman fark ettik, üzerinde hiçbir etkimiz olmadığını: Bu da Son Günahımızın Bedeli oldu.
Bir süre sonra, o meşhur bitişlerin ardından:
Bizlere İnsan olduğumuz hatırlatıldı, her zaman her yerde yanımızda Olan tarafından
Ve ‘Yalnızca Bir İnsan’ olduğumuz için; bir Kapı daha açıldı önümüzde; içeri girildiğinde, bir kez daha insanlığımızı unutturmayacak olan.
Yorum bırakın | tags: aşk, aşık, üçleme, bedel, canlı, engel, fark, fark etmek, Günah, hata, her zaman her yerde, ikimiz, ilah, ilişki, insan, insanlığı unutmak, karar, kendimiz, kronik aşk, meşhur bitişlerin ardından, yalnızca bir insan, Yaratıcı, yok, Yok'tan Var etmek, zaman, zannetmek | posted in Şiir'imsi
Plajda, denize bir metre uzaklıkta;
Sağ tarafımda başı kapalı eşi ile küçük çocuklarına gölge yapması için şemsiyeyi kuran sakallı bir baba.
Sol tarafımda, 20’li yaşlarında bir kaç delikanlı bira içiyorlar;
dışarıdan belli olmayacak bir şekilde, sıfır küfürlü konuşma, hatta normal konuşmaları bile duyulmuyor ner’deyse.
Ortada, ben.
Bir sigara yakıyorum, dumanı daha güneşin pususuna karışmadan
“Kahve-Çay” diye bağıran satıcıyı duyuyorum ve bir kahve isitiyorum.
Bozuk parası olmadığını söyleyen yaklaşık 70 yaşlarındaki Trakyalı Dede:
“Sonra verirsin be ya” diyor bana.
Ben: “Baba öyle olmaz, beni ner’den bulacaksın bir daha” diyorum,
O: “Bulamazsam sana bi’ kahve ısmarlamış olurum, ne var be ya” diyor ve gülerek uzaklaşıyor.
Bir süre daha, Muhafazakar Aile ile Biralama yapan Gençlerin arasında güneşlenmeye devam ediyorum.
“Kahve-Çay” satan Dede gelmiyor.
Toparlanıp, ayrılmaya hazırlanırken ben, sağımdaki ailenin babası da toparlanmak için ayağa kalkıyor, göz göze gelip birbirimize minik bir kafa selamı veriyoruz.
Sonra, sol elimdeki yüzüklerden birine gözü takılıyor.
Sormakla sormamak arasında kalıp soruyor:
“Pardon Delikanlı, o işaret parmağındaki yüzükte
‘Rızk Allah’tandır’ yazıyor sanırım” diyor bana.
Ben de gülümseyerek “Evet” diyorum.
“Tahmin etmezdim, senin gibi uzun saçlı, küpeli, dövmeli bir genç de bunu göreceğimi, ama yanlış anlama çok mutlu oldum” diyor gülümseyerek, hafif bir Orta Anadolu şivesiyle.
“Teşekkürler, iyi tatiller” diyerek uzaklaşıyorum.
Sonra bira içen gençlerin yanına gidiyorum ve
“Bir süre daha burdaysanız, sizden bir şey rica edebilir miyim ?” diye soruyorum.
“Daha burdayız, Buyur Abi” diyorlar.
“Kahve-Çay satan dede var, görmüşsünüzdür”
“Evet Abi” diyorlar. Gençler de burasının yerlisi, Trakyalılar.
“Bozuk para olmadığı için biraz önce parasını veremedim, size bıraksam acaba gelince verir misiniz ?” diye soruyorum yeniden ve 7-8 kahve parası bırakıyorum gençlere, hala bozuk param olmadığı için.
Parayı uzattığım genç bana:
“Abi, Eyvallah veririz tabi de, ya biz gidene kadar gelmezse, biz seni nasıl buluruz?” diye soruyor.
Gülümsüyorum: “O zaman ben de sizlere birer kahve ısmarlamış olurum” diyorum,
Ve ayaklarımı yakan kumla mücadele ederek uzaklaşırken şöyle bir şeyler geçiriyorum aklımdan:
“Bu tatlı ve umut verici olayı hemen yazmalıyım. Hatta başlığı da:
‘Türkiye’de insanları kendi başına bıraktığınız zaman anlaşamamaları ve kavga etmeleri imkansız olmalı’ ” diye düşünüyorum.
Ve fazla gecikmeden, 3 gün içinde yazıyorum o yazıyı.
Buyrun.
Yorum bırakın | tags: çay, barış, baş örtüsü, be ya, bozuk, dövme, Dede, deniz, genç, hoş görü, kafa, Kahve, kardeşlik, küpe, kum, minik, muhafazakar, mutlu, orta anadolu, plaj, Rızk Allah'tandır, Türkiye, Trakya, Trakyalı, uyum, uzun saç, yüzük, ısmarlama | posted in Sıkmayan Can-Sıkıcılar
yağmur ve güneş puslu bir işbirliği ile,
o gürültülü-şişman-insan yapımı demir aygırlarından intikamınızı alır.
hem de onları,
bir sonraki mevsimde ‘sizin’ bürüneceğiniz renklerin içine hapsederek.
-eğer onlar izin verselerdi bürünecek olduğunuz renklerin içine-

Yorum bırakın | tags: aygır, ağaç, ölüm, bitki, doğa, güneş, gürültülü demir, hayat, insan, insan yapımı, intikam, kahnerengi, makine, mevsim, pas, sarı, traktör, yağmur, yeşil | posted in Genel
geceyi köşeye sıkıştırmanın tam vaktidir, saat 04:17 civarı..
çünkü artık, ne güneş batarkenki kendine güveni ve ukalalığı kalmıştır gecenin,
ne de senin üzerine milyon tane farklı düşünceyi yollamaya yetecek kadar karanlığı..
artık sadece yan yana duran 4 rakamdır, üst üste iki noktayla ayrılan..
ve şimdi sen,
bir geceyi daha atlatmanın haklı gururu ve şımarıklığıyla karanlığı delecek ilk ışınları beklersin,
gece ayını ve yıldızlarını alıp gitmeye hazırlanırken ..
ve sen, bu yaşında ve bu bilincinde yine aynı hatayı yapar,
sabahların çok daha ağır, acımasız ve patavatsız olduklarını unutursun bir kez daha.
-04:21
Yorum bırakın | tags: ağır, gece, gecelemek, patavatsız, sabah, sabahlamak, yine aynı hata | posted in Genel
Dalgaların kırılmadan hemen önceki göğüsleri kabarık duruşları kandırdı bizleri
Ve Aşık olma cesareti verdi her birimize;
Dalgalar da, onlar kıyıya ulaşana kadar süren romantikliklerimize aldanarak,
bize ulaşmaya çalışırken yok oldular hep..
Yorum bırakın | tags: aldanmak, aşk, bize, cesaret, dalga, dalgakıran, her birimiz, intikam, romantik, romantizm, yok | posted in Şiir'imsi
herkes birbirini uzaktan tanırdı,
şimdi ise herkes bir diğerinin yanındaki yabancıya dönüşmüş durumda.
ve işte bu yüzden hepimiz birbirini uzaktan tanıyan yabancılarız.
ve yine bu yüzden hiç kimse isminden hatırlanamayacağı için,
en azından karşımızda bir fotoğraf görmeye ihtiyacımız var, kısa süreli belleğimizi hareketlendirmek için.
benim durumum daha da kötü;
ben kendimi bir fotoğrafla değil, sadece yazdığım yazılarla tanıyıp, hatırlayabiliyorum;
eğer yazı yazmazsam bir yabancıya dönüşüyorum kendime..
bu da başka bir sebep halinize şükretmeniz için;
çünkü şu anda beni hatırlamak için tek yapmanız gereken, bir saniye içinde, bu yazının sol üst köşesindeki fotoğrafa bakmak,
ben ise dakikalardır bu kelimelerle uğraşıyorum, kendimi kendime hatırlatmak için..
Yorum bırakın | tags: benim, fotoğraf, hatırlatma, kelimlerle uğraşmak, kısa süreli bellek, sol, sol üstteki fotoğraf, uzaktan tanımak, yabancı | posted in Şiir'imsi
Vosvos’la gezinirken radyoda 70′lerden fısıltılar,
Vosvos’un motor sesiyle yarışıyorlar,
o yüzden tüm şarkılar zincirli bir melodide.
Yolun sağında ilk kez farkettiğim bir bar
saga çekip,bardan içeri giririyorum.
Bomboş.
Kısa boylu bir tabureye oturuyorum
hemen barın önündeki ahşap blokaj, barmade’in topraklarına girmemi engelliyor.
İçki şişeleriyle göz göze geliyorum,
ama bir fincan kahve siparişi veriyorum
Sessizlik.
Barmade de sessiz ama sarışın,
adını sormayı ben de istemedim, o da.
Kahveyi alıp,
kısa boylu ve tıknaz tabureden kalkıp cam kenarındaki bir masaya geçiyorum, fincanın yarısı boşalmışken.
Müzik kutusunu fark ediyorum.
Son bozukluklarımı bağışlıyorum arka arkaya beş şarkı için
Karşımdaki boş iskemleye Elvis oturuyor, ikinci şarkının solosunda;
favorileri yine kalın,
gözleri yine üzgün,
gülüşü yine yarım.
Tam konuşmaya başlıyoruz ki
şarkı değişiyor,
ışıklar sönüyor
ve çizmesinin topuk seslerinden tanıdığım,
Jim Morrison oturuyor karşıma.
Bakışlarıyla bana küfür ediyor;
onun hüznü, buna dönüşmüş sanki;
küfreden bakışlara ve çığlıklara.
Şarkı bitmeden kalkıp gidiyor Jimbo,
Elvis’ten daha asiydi,
ama Elvis’ten daha az üzgün değildi.
Ve sıradaki şarkıları beklerken ben,
Gök-gürültüsünün kızgınlığından korkan elektrik kesiliyor,
karanlık olan şeyler, daha da kararıyor.
Kara kahve de bitince, dışarı çıkıp arabama biniyorum.
Arabayı tam çalıştımışken sağ taraftaki cama biri vuruyor, sertçe
Kapıyı açmak için eğildiğimde Henry Chinaski olduğunu fark ediyorum
ve kilidi açarak ona binmesini işaret ediyorum.
Sol’dan devam et diyor bana,
Ediyorum,
Radyoyu açıp, kanallarla oynuyor
ve Klasik Müzik çalan bir kanal buluyor
“Rock dinleseydik” diyorum
Sol gözüyle ve kalkan sol kaşıyla göz göze geliyor ve susuyorum.
Pis moruğun yanında, gerçeğin kenarında, gaz pedalına yükleniyorum:
Saat 5, vites 4.
Yorum bırakın | tags: 21, 70'ler, amatör, arka, blokaj, Buk, cam kenarı, Charles Bukowski, elektrik, Elvis presley, fark, gaz, gök gürültüsü, genç, gerçek, Henry Chinaski, Jim Morrison, Jimbo, Kahve, kalkan, karanlık, Klasik Müzik, müzik, müzik kutusu, pis moruk, radio, Rock, sarışın, sessiz, tabure, vites, vosvos | posted in Genel
sabahlar hiç anlamsız olmadılar,
sen anlamsızdın bazı uyanışlarında.
çığlık atmanı gerektirecek kadar bir irkilmeye hiç ihtiyacın olmadı.
Belki suratını astın ruhunun duvarına, minik bir çiviyle.
Karşındakini yanıltacak duman yoktu söz verişlerinde,
olması gerektiği kadar netti her harfin.
Büyük yada küçük oldukları bile anlaşılabiliyordu neredeyse.
Dinlediğin şarkıların hiç biri sana yazılmamıştı,
sen öyle olması istemiştin defalarca.
Ve iddia ettiğin kadar melankolik de olmadın hiçbir zaman.
Sevmezdin hatta oturup duvarlara bakmayı,
ama bilirdin, bazen yapılacak en dürüst şeyin bu olduğunu.
Hataların senin hataların olmadı,
hep başkalarıydı onları üstlenen ve sen de seviyordun bu sahte kahramanlarını.
Farkındaydın ama seviyordun.
Görüşü nedeniyle gazetesini alan
ve yine görüşü nedeniyle o gazete de yazılan her şeye inanan biri gibiydin böyle durumlarda.
Geceleri severdin, sanki tek seven senmişcesine gururlanırdın hatta bununla;
karanlığa senden başka sahip çıkan yok zannederdin;
-ki gerçek anlamada kendileri karanlık olan bir kaç insan tanımıştın hayatın boyunca
Hayatının belli dönemleri hep kendini tekrarlarlardı,
sen sadece minik değişikler ekleyerek bunu kendine çaktırmamaya çalışırdın.
Ama ses tonun seni ele verirdi hep.
Çünkü hayatının her dönemine ait farklı bir ses tonun olduğunu bilirdin
Bakışlarını gizleyebilirdin ama ses tonun senin kontrolünde değildi.
Bunu da aşmak için sessiz kalma kartını oynamayı öğrendin,
sessiz kal, sakin görün, biliyormuş gibi davran.
Başarılı da oldun,
ta ki kelimelerin beyaz kağıtlarla seni aldatıncaya kadar.
Vokale dayalı sistem aldatmacalarının hepsi anlamsızlaştı
ve sen yazılarının karşısında çırılçıplak kaldın.
Trajikomik bir şekilde sabahlar yine anlamlılardı,
Ve sen çığlık atma ihtiyacını sadece kelimelerin sonundaki ünlemlerle giderebiliyordun artık !
Yorum bırakın | tags: anlamsız, atma, çivi, çırılçıplak, çığlık, beyaz, beyaz kağıtlarla kendini aldatmak, duman, gazete, görüş, geceleri sevmek, insan, kal, kalma, kelimelerin, ruh, sabahlar, sahte, sahte kahramanlar, sakin, seni, sistem, surat, suratını asmak, vokal, yazmak | posted in Genel
En dürüst organdır gözler,
zorla ağlanamazken, sahte kahkahalar atılabilir.
Çünkü, ağızlarda olan yalan söyleme yeteneği, gözlere verilmemiştir.
Ve acımasızdır gözler,
Kelimeler acıtabilir, ama gözlerdeki anlamdır karşındakini yere seren.
Ve en savunmasız organdır gözler,
her şeye verilebilecek bir cevap varken,
her şeye kitlenecek bir bakış yoktur.
Ve hareketlidir gözler,
Cevabınız olduğunda dik bir şekilde karşısındakine bakması,
cevabınız olmadığında kendini aşağıya doğru yuvarlayarak yerden cevap toplamaya çalışması için.
Ve ironiktir gözler;
İçten kahkahalar atmaya başladığınızda,
-en ihtiyacınız olmadığı anda-
yaşlarını meydana çıkarır ve hiç zorlanmadan ağlarlar.
Bu dünyanın ilk ve son adımlarıdır gözler,
Onlar açıldığında anlarsınız geldiğinizi ve onlar kapandığında artık gitmişsinizdir.
Yorum bırakın | tags: acımasız, anlam, ölüm, cevap, dünya, dürüst, doüum, gözler, ilk, ironik, organ, sahte kahkaha, son, zorla gülünebilir | posted in Şiir'imsi