Sabaha kadar uyanık kalmaya karşı kendini savunacak bir bahanesi olması için üretti kahveyi insan.
Her gününün bir öncekiyle aynı olduğunu fark ettiği ve güneşe bakmaktan utandığı zaman,
arkasına saklanabilmek için icad etti güneş gözlüklerini.
Evde yalnız kaldığında kendi duvarlarına bakmaktansa, başka insanların sanal duvarlarına bakıp ‘benim duvarım daha dolu’ diyebilmek için kurdu facebook’u.
Birlikte yaşadığı hayvanlarıyla bile yemeğini paylaşmaktan kaçınması yüzünden paketledi evcil hayvan mamalarını.
Ölümü engelleyemeyeceğini anladığında karar verdi insan, Doğuma hükmetmeye.
Soyut olarak verdiği değeri birbirine göstermeyi beceremediğinde basmaya başladı parayı.
Sarılmaktan çekindiği için yastıklara uzun ve ardına kadar açık kollar dikti.
Düş(ün)mekten korktuğu için, akıllı telefonlarının ellerini bırakmadı hiç.
‘Aşk’ yaparken göz çıkarmak gerektiğini hiç anlayamamasından dolayı, bakamadı başka insanların aynalarına.
Ruhunun, Bedeninde yarattığı ağırlığı taşıyamayacağını düşündüğü için onu ilk fırsatta yok pahasına sattı.
Godot’nun gelmesinden korktuğu için her istasyonda aktarma yaptı insan.
İnsan kelimesinin içindeki ‘inan’ı bile farketmedi acelesinden
Her iki tarafa da adım atabilen insanlar,
“sadece” bir tarafta olanlar tarafından sevilmez ve neredeyse nefret edilirler;
çünkü zordur yaptıkları:
‘her iki tarafı da birleştirmeye çalışma işlemi’.
Ama onların hayali de, bu birleşme gerçekleştiğinde kalmayacak taraflar
ve ortaya çıkacak “Bir”dir.
Mekanın Cennet olsun Cem Baba:
Türk Solu’nun ve İslamiyet’in elllerinden aynı anda tuttuğun için Eyvallah.
Ve bu elele tutuşmada, Türk Rock’ına Türkçe dersi verdiğin için de Eyvallah.
Klavyeleri sevmiyorum;
Ama bu klasik bir yazar özentisinin klişesi değil:
“Daktilo daha hayat dolu” diyen.
Çünkü, benim derdim,
Bilgisayarla ya da Monitörle değil,
‘Klavye’ ile.
Her hangi bir tuş takımı ve iki elle yazmak,
İster çok ister az ses çıkarsın,
‘Solaklık’ımı elimden alıyor.
Bunu sevmiyorum işte.
Ve bu özelliği kaybetmemi,
Şu anda bana bunları yazdıran basit bir tükenmez kalem engelliyor.
Ve Evet,
Çok Şükür şimdilik dertlerim bu boyutlarda.
Monitöre bakarak izlediklerimiz cesaret veriyor klavyenin üzerinde bekleyen parmaklarımıza,
acıyı gerçekten yaşama tehlikesine karşı, anında bir şeylere kızma ihtiyacı hissediyoruz
ve bir şeylere kızmak için, ortaya çıkacak acıları bekliyoruz.
Ayakları kopmuş bir insanımızın görüntüleri bizi bir saniyede öfkeyle dolduruyor,
ama gözlerimiz dolmuyor artık.
Ailesini kaybetmiş bir çocuk gördüğümüzde küfretmeye başlıyoruz,
kendi ailemiz aklımıza gelmeden.
Çığlık atan insanlar duyduğumuzda bir an için müdahale etmek istiyoruz
ama ikinci defa düşünürsek eğer, pencereyi kapatıyoruz.
82 yaşında bir dedenin, 84 yaşındaki 53 yıllık eşi hayatını kaybettiğini izlediğimizde bu kez doluyor gözlerimiz,
ama o aynı gözler her hangi bir otobüste oturuyorsak çok uzaklara dalıyor, yaş ayrımı yapmadan.
Ve bir süre geçiyor:
O ayakları kopmuş insan tekerlekli sandalyesiyle kaldırımdan inmeye çalışırken,
biz geç kaldığımız randevumuza gitmekte olduğumuz için sadece gözlerimizi o tarafa çeviriyoruz başımız yerine ve fark etmiyor numarası yapıyoruz onu;
ve işin acı tarafı, bu numarayı ona değil kendimize yapıyoruz.
Üniversitenin bahçesinde,
gölgede kahvemizi içerken yanımıza gelen, O ailesini kaybetmiş çocuğun sattığı mendili satın almıyoruz, çünkü burnumuz akmıyor.
Çığlık atan insanlar bizim alt katımızdalar bu kez
ve biz ışıkları kapatıp, müziğin sesini kısarak uyumaya karar veriyoruz.
O 82 yaşındaki dede de, eşinin arkasından öldüğü zaman,
fark eden tek şey otobüste yer verecek bir kişinin daha azalması oluyor;
mücadele ve koşuşturma içinde geçen hayatlarımızda.
Ve yine bir süre sonra,
bir yerlerden farklı görüntüler geliyor,
o doymaz öfkemizi yine besleniyor,
parmaklarımız cesaretleniyorlar yeniden,
ve klavyeleri takırdatmaya başlıyorlar yine.
Ve bir kez daha başarıyoruz acıyı yaşamamayı,
Öfke ilacımızdan içerek.
Evet,
Çok kitap okumak, daha zor inanmanıza sebep olur gördüklerinize.
Çünkü bir şekilde, çok önceden okuduğunuz o sayfalarda görmüşsünüzdür olanları.
Ama,
Eğer insanların gözlerine baktığınızda kalplerinde gizledikleri niyeti okuyamıyorsanız henüz,
bütün o okuduğunuz sayfalardaki mürekkepler uçar.
Ve siz,
beyaz bir sayfa gibi savunmasız, çıplak ve her türlü lekeye açık halde kalırsınız.
Ve de herkes,
Üzerinize bir şeyler karalayabilmek için birbirinden kalem istemeye başlar heyecanla.
Pes etmenin şekil değiştirmiş hali denilebilir buna.
İnat'la devam etmek olabilir adı.
Kendi kendini afişe etmek
ya da hayatının her anına bir virgül yerleştirmek.
Nasıl açıklanacağı değil, nasıl algılanacağıdır bunun yolunu çizen.
Yani, Ben değil, Sen'sin.
Burası da böyle bir yer işte.